Bütün kanunlardan önce, tabiat kanunları vardı; tabiat kanunları diyoruz bunlara; çünkü, yalnız varlığımızın yapısından gelirler de ondan. Bunları iyice anlamak için de insanı, toplumların kuruluşundan önce incelemek gerekir. Tabiat kanunları, işte, insanın böyle bir durumda iken karşılaştığı kanunlardır.
İçimize bir yaradan fikrini aşılamak suretiyle bizi ona doğru yönlendiren kanun, önemi bakımından tabiat kanunlarının birincisidir; yoksa kanunların dizilişine göre değil. Tabiat içindeki insanda bilgi değil, daha da çok bilgi edinmek yeteneği vardır. İlk düşüncelerinin teorik düşüceler olamayacağı apaçık bir şey; varlığının başlangıcını aramadan evvel varlığını sürdürmeyi düşünecek. Böyle bir insan her şeyden önce yalnız çaresizliğini duyar; sıkılganlığı doruk noktaya çıkar; bu konuda örnek de yok değil; ormanlarda her şeyden ürken, her şeyden kaçan insanlar buldular.
Bu durumda herkes kendini değersiz görür; eşitlik duygusu bile çok zayıftır. Bundan ötürü de kişiler birbirlerine saldırmayı düşünmezlerdi ve hoşgörü de böylece ilk tabiat kanunu olurdu.
Hobbes* insanlarda, her şeyden önce birbirilerini boyunduruk altına almak isteği uyanır diyor ama bu düşünce pek de öyle akla yakın gelmiyor. Üstünlük ve egemenlik düşüncesi, sayısı öylesine çok başka düşüncelere bağlı, öylesine karışık bir düşüncedir ki, insanın aklına gelen ilk düşüncenin bu olmasına imkân yoktur.
Hobbes soruyor: "İnsanlar tabiî olarak ve sürekli bir savaş halinde değillerse neden devamlı olarak silahlı gezerler? Ne nedenle evlerinin kapılarını kapalı tutmak için anahtarları vardır yanlarında?"
Evet ama, bunu sorarken de toplu yaşam biçimine geçmeden önce yaşamış olan insanlara, yalnızca, birbirlerine saldırmak ve kendilerini savunmak için bahane arayan toplumsal yaşam biçimine geçmiş sonraki insanlara ait ve özel şeyler de yüklediğinin farkında değil.
Zayıflığı ve çaresizliği duygusuna insan, ihtiyaçları duygusunu ekler. Böylece, başka bir tabiat kanunu da ortaya çıkar ki o da insanı, yiyecek ve giyecek gibi gereksinimlerini temin için aramaya yönelten bir kanun olur.
Korkunun insanı kaçmaya yönelttiğini söylemiştim; ama karşılıklı korku belirtileri çok geçmeden onları birbirlerine yaklaştırır ancak böyle olmasaydı bile, bir hayvanın, kendi türünden ve fakat farklı cinsten başka bir hayvanın yaklaşmasından duyduğu zevk de onları birbirlerine yaklaşmağa sevkederdi.
Üstelik, farklılıkları dolayısıyle iki cinsin birbirlerine karşı duydukları sevgi bu zevki artırırdı; sonucunda hayvanların sürekli ve olağan karşılıklı yalvarışları da üçüncü bir tabiat kanunu olurdu.
İnsanlar, ÖNCEDEN VAROLAN duygularından başka, yavaş yavaş birtakım bilgiler de edinmeğe başlarlar; bundan ötürü insanlarda, öteki hayvanlarda olmayan ikinci bir bağ meydana gelir. Birleşmeleri için yeni bir neden daha ortaya çıkmış demektir; toplum halinde yaşama isteği böylece dördüncü tabiat kanunu olur.
Montesquieu Siyasi ve iktisadi fikirler C.O.Tütengil 1977
*Thomas Hobbes İngiliz felsefecisi Thomas Hobbes var olan her şeyin fizik madde olduğunu ve her şeyin maddenin hareketiyle açıklanabileceğini öne sürmüştür. Belli bir sınıfa alınması güç olan bir filozof Thomas Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume gibi bir empiriktir ve onlara benzemeksizin matematik yöntemin hayranıdır.
İlk tabiat kanunu denilen; HOŞGÖRÜ..
Görünün hoş olabilmesi,
örneklemelerin, kıstasların evvelası olan
tecrübelerin hayata hiç girmemiş olması ile
mümkün değil midir?
Hayata ilk giren ameli olup, kurama dayanmayan
davranış biçimleri içerisinde
yöntemden yoksun,
matematikte bile geçerli olan
deneme yanılma girişimleri ile
sonuca ulaşma şekli değil mi?
Bu esnada görünün hoş mu,
nahoş mu bir sonuç getireceği
izafi kalır kanımca..
Sanırım,
nahoş bir sonucun elde edilmesi ile
başladı tüm kargaşalar..
Görünün hoşluğunu kaybedip,
amaç hedefli olduğunda tüm girişimler,
içgüdüsel tarafı gün be gün azaldı ve
kişisel konforun keşfiyle birlikte
yerini üstünlük ve egemenlik
düşüncesine bıraktı
diye düşünüyorum..
Toplumsal ve nesnel ilişkiler kuramı da
bu değil miydi zaten?
***
Kişinin kendini değersiz görmesi,
egonun henüz oluşmamış olduğunu
göstermez mi?
Bireysel olarak hayata bağlama ihtiyacı,
bir mücadele ve
varlığın,
doğum ve ölüm arasında sınırlı olmadığının
bilincinin uyanması ile
benliğe yatırım yapma güdüsünün oluşması..
Hayatta kalmak için savunma mekanizmaları harekete geçti ve
bunlar istemdışı refleksler halini aldı..
Akl ve fikir bize bahşedildiğinde bu refleksleri de edinmişizdir zaten..
Zamanı geldiğinde, gerektiğinde devreye girecekti,
Evvela değil.. demekki)
Evvela’ yı kurcaladığımızda kaçınılmaz ilk reflekse şöyle tanık oluruz;
Saldırgan ve mücadeleci yapının doğuştan / innate / inné
geldiği esasına dayanır ki,
bilinç oluşmadan evvela;
bir bebeğin dünyaya gelirken ki ilk faaliyeti (saldırgan ve mücadeleci yapısı);
sesli bir tepki ile başlayan "ağlama" sonucunun
bir "meme" ide'si sebebine dayanması ile başlamaz mı?