Doğu dinlerinin Hammacher-Schlemmer'i: Garip ve büyük çapta işe yaramaz mallarla, ayrıca yaşlı ve demografik/nüfus bakımdan istenmeyen müşterilerle dolu belki de en önemlisi, aynı caddedeki Bloomingsdale's'in gölgesinde kalmış, yani, 6. yy.da, Kore'nin üzerinden ithal edilmiş Çin malı Budacılık; Şintocu nüfusunun günümüzde bu kadar fazla olmasının nedeni, kısmen sadece alışkanlık kısmen de çoğunun aynı zamanda Budacı olmasıdır.
Antik Japonya'nın dini olan Şinto: Japonca kami-no-miçi- daha sonra Çince karşılığı, shin-tao'dan (tanrıların yolu) türetilmiş hali. (5.yy.da, Japonya'nın, Çin dilini alıncaya kadar yazılı bir dili yoktu)
MÖ. 700 dolaylarında, atalara tapınma ile doğaya tapınma biçiminin bir tür bileşiminden doğan bu dinin, Yüce Güneş Tanrıçası'nın önderliğinde, hane koruyucusu ruhlardan ve buyurucu ağaç, nehir, kaya ve köy tanrılarından-ki Tanrısal Rüzgâr Kamikaze'de dahildir-tanrılaşmış imparatorlardan , ve pek çok çeşitli ulusal kahramanları kapsayan karmaşık bir kami ya da tanrılar panteonu vardı.
Ahlâki veya felsefi bir sistem olmaktan çok bir dizi âdetten ayinden ibaret olan Şintoculuk, saflığa, özellikle bedensel temizliğe ve söz dinlerliğe çok önem verir, ölümden sonra yaşam üzerinde durmazken, ben-merkezli düşünmeyle ve ben-merkezli olmayan düşünme karşıtlığı üzerinde fazlaca durur ve şu inancı canlı tutar: Japonlar, üzerinde yaşam sürdürdükleri adaya, herkesin anımsadığına göre ve esasen tek başlarına yerleştiklerine göre, hepsi birbirleriyle, büyük yöneticileriyle, Yüce Güneş Tanrıçası'nın kendisiyle akrabadırlar.
Şintoculuğun saydığımız bu son temel ilkeleri yüzündendir ki, İkinci Dünya Savaşı süresince çok fazla sayıda Japon, imparatorları için harakiri yapmış ve savaştan kısa bir süre sonra, Douglas MacArtur, Şintoculuğu dinsel araç olarak değerlendirip, kullanmayı yasaklamıştır. J. Jones-W. Wilson Fazla Kültür Göz Çıkarmaz Boyner Yayınları
Küçük bir yavru ağladığı, bir türlü susmak bilmediği zaman, dadısı çok kere bu çocuğun huyları üzerinde ve nelerin hoşuna gidip, nelerin gitmediği hakkında inceden inceye tahminlerde bulunur; hatta ırsiyetin yardımına bile başvurarak: "ne olacak ki, babasının oğlu"der; yapmakta olduğu psikolojik yorumlamalar, huysuzluğun gerçek sebebi, kundaktaki, batan gizli iğneyi bulup çıkarıncaya kadar da devam eder.
Boukefal adında meşhur at, henüz küçük bir çocuk olan İskender'e (Büyük İskender) getirildiği zaman, tehlikeli olan hayvanın üzerinde duracak tek binici çıkmamıştı. Sıradan bir adam bu duruma bakarak: "hayvan huysuz" deyip, öylece işin içinden çıkardı. Ama, İskender iğneyi aradı ve çok çabuk da buldu: Boukefal'in kendi gölgesinden çok fena korktuğuna dikkat etmişti; bu korku gölgesini de şahlandırdığı için, bu yüzden huzursuzluğunun sonu gelmiyordu. İskender, Boukefal'in başını güneşe doğru çevirdi, hep bu doğrultuya sürerek hayvanı yatıştırmayı ve yormayı başardı.
Böylece Aristo'nun öğrencisi, biliyordu ki:
"Gerçek sebeblerini bilmedikçe, huylarımıza asla hükmümüz geçmez.."
Pek çok kimseler korkunun aleyhinde bulunmuşlardır, hem de çok haklı olarak; ama korkan bir insan mantık dinlemez; O sadece kalbinin vuruşlarıyla birlikte akan kanının ataklarını duyumsar.
Bilgiç adam, tehlikeden korkuya giden bir muhakeme yürütür; Hislerine tutsak bir insanın muhakemesi ise, korkudan tehlikeye doğrudur; İkisi de mantıklı olmak isterler ve ikisi de yanılırlar; Ama bilgiç iki kat yanılır; Gerçek sebeblerden habersizdir ve ötekinin hatasını anlamaz.
Korkan adam iyice farkında olduğu bu gerçek korkuyu açıklayabilmek için tehlikeler icad eder. Hiç tehlikesiz bile olsa, ani ve habersiz oluşan her şey onda korkuyu uyandırır. Örneğin, yakınından gelen ve beklenmeyen tabanca sesi, ya da hiç beklemediği birinin birdenbire karşısına çıkıvermesi; Maraşal Massena, yarı karanlık koridorda karşısına çıkan heykelden korkarak tabana kuvvet kaçmıştı.
Bir insanın sabırsızlığı ve huysuzluğu bazen, uzun süre ayakta kalmış olmasından ileri gelir; Sebebler üzerinde muhakemeler yürütecek yerde, ona bir iskemle verin.
Talleyrand, "huylar her işin başıdır" derken tahmininden çok daha büyük bir gerçeği ifade ediyordu. Başkalarını rahatsız etmemek kaygısıyla iğneyi arıyor, araya araya da buluyordu. Bugün tüm bu diplomatların kundağında fena yerleştirilmiş birer iğneleri vardır ve Avrupa siyasi hayatındaki ortaya çıkan güçlükler de bu yüzdendir..
Herkes şunu bilir, bir çocuk bağırdı mı başka çocuklar bağırmaya başlar ve daha beteri, bağırmaktan bağırırlar. Dadılar, âdetleri olan bir hareketle, çocuğu yüzükoyun yatırır, hemen hareketler ve rejimler değiştirilir; İşte bu hayli beceriksiz bir ikna etme sanatı..
1914'ün felâketleri bana kalırsa, yüksek mevkide bulunan bütün insanların, şaşkınlığa kapılmalarından doğmuştur; o yüzden korktular.
Korkudan öfkeye bir adım vardır; heyecanların arkasından kızgınlıklar ortaya çıkar. İnsanda rahat ve huzurun ansızın bozulması hayra alâmet değildir; Böyle bir insan, çok kere değişiverir ve çok değişir, birdenbire uyandırılan bir insan gibi fazla uyanır. O kişiye hemen, huysuz demeyin, tabiatı şöyledir böyledir demeyin; iğneyi arayın!
20/11/2009 - SÜLEYMAN PEYGAMBER'İN HİKÂYESİ / NİZAMÎ
1010: Süleyman Peygamber, bir gün saltanat işlerini bitirmiş, havalarda gezen tahtını Tanrı erenlerinden birine doğru yöneltmişti. Gök kubbe altında havalanan tahtı bir ova yolunu tuttu. Çölde bir çiftçiye rastlayınca gönlünde bir nevî tazelik duydu. Çiftçi, kulübesinden alarak getirdiği ekinlerin bir kısmını tarlasına saçıyor, her yana tohum atıyordu. Ektiği tohumların her danesinden bir başak filizlenmişti.
1015: Köylünün emeği ile yeşillenmiş tohumların manzarası, Süleyman'a konuşma fırsatını verdi:
"Ey eşsiz ihtiyar!" dedi. "Biraz cömert davran.. Madem ki bu kadar ekinin var, bunları yemeye bak.. Tuzağın yoksa boşa tane saçma.. Benim gibi kuşların dilinden de anlamıyorsun, bari bu zahmetten vazgeç.. Elde belin yok ki ovanın toprağını kazasın, suyun yok ki ektiğini yeşertesin.. Bırak şu boş savaşı! Biz en sulak yerlere tohumu ektiğimiz halde, ektiğimiz şeylerden ne biçebildik?
1020: Sen bu çorak çöllerden ve bu kurak topraklardan neler kazanabilirsin?"
İhtiyar cevap verdi:
"Sözlerimden incinme.. Ben su ve toprağın feyzinden bir şey beklemem, benim kuru ile yaş ile de işim yok. Emek benden, yetiştirmek Allah' tandır. Benim suyum işte şu alnımdan çıkan ter, belim ile sabanım tırnaklarımın ucudur. Başımda memleket, saltanat kaygısı da yok. Ömrüm oldukça bu ekin bana bol bol yetişir.
1025: Bana, tek bir tanenin yedi yüz misli artacağı müjdesi verilmiştir. Tânede şeytanın ortaklığı yoktur, bire yedi yüz verir. Her şeyden önce sağlam tohum gerektir ki başağın düğümü iyi çözülebilsin.." Tanrı nurundan ışık alan gözler, elbiseyi vücuda göre dikmesini bilirler. Her eşek, İsa'nın yükünü çekemez, her baş devlet işlerini kavrayamaz..
1030: Bir gergedan filin boynunu koparır, fakat karınca çekirgenin ayağından çekemez. Deniz, içine boşanan yüzlerce ırmaktan ses çıkarmaz, fakat ırmak bir sel suyu ile gürültü koparır. Bu gök kubbe altında herkesin mertebesi kendine göredir. Devletlûlere meşakkat çekmek yaraşır. Onlar ufak tefek ıstıraplardan şikâyet etmezler. Her nefes, saz ahengi olmadığı gibi, her kalb de Tanrı sırlarına gebe değildir. Bu gerçeği tekrar etmiyeceğim, çünkü çiğlik olur. Zaten naz çekmek Nizamî'nin işidir..
Bütün dünya insanlığına şamil olmak/kapsamak üzere, insaniyetin şuur/idrak/kavrayış berraklığında yeni bir yoğunlaşma devresi yakındır.
Bu yoğunlaşma devresi, tüm insanların inancı ile değil, herkes için aynı derece sorunların çözümünde gerekli düstur/genel kural olan bilgiler kanalıyla açılacaktır. Bu bilgilerin başlıca gayesi, insanın ve maddenin gayesidir. İnsan olarak tekâmül etmekte/olgunlaşmakta bulunan ruhun, dünyasal koşullar içerisinde elde etmesi gerekli seviyeler ve bunların delilleri/kanıtları vardır. Böyle bir devre/çevrim/cycle içerisine daha kolay ve donanımlı olarak girebilmek ve aşama kazanabilmek için hazırlıklı bulunmak şarttır.
Hazırlık; insanın kendi nefsi/kişilik olma sanısı/illüzyonu ile mücadele etmesi, her mücadelenin bir karşılığı olarak ortaya çıkacak vicdan sesini, uygulamaya geçirmesidir. Ki, bütün şümulüyle sizleri baskısı altına alacak, yeni bir devre/cycle içerisinde gecikilmiş ve intıbak/uyumlanma yeteneği zayıflamış ve çürük kalınılmasın.
Görünen şudur; insanların isnad ettiği/belli bir nedene dayanarak oluşturduğu sistemleri, prensipleri ve moral dayanakları, onların hız alıp sıçramalarını temin edecek kadar kuvvetli değildir. Bu bir icab/olumlamadır.Bu icab, yeni bir realitenin teşevvüşü/karmaşıklığıdır. Doğrusu, insanın ayakları altında bulunan zeminin sağlam olması, her koşulda hayrına değildir. Çürük, kaygan zeminden, daha sağlam bir zemine geçebilmek cehdini/nefse söz geçirebilme gayretini ancak insan gösterir.
İnanç devri bitmiştir. Hiç bir şey/konu insan anlayışının/ mantalitesinin tenkidi/eleştirisinden geçmeden, maddî manevî çıkarlarını tatmin edemeden/doyum noktasına ulaştırılmadan kabul edilemez. Bunları da ancak, bütün inançların zeminini ve asıl prensibini teşkil eden bilgiler ve ruhî kanunlar sağlar.
Böylece bütün insaniyet muvacehesinde/yüzyüze gelişi noktasında, fertlerin, behemehal/her koşulda ve daima nefis kontrolu altında, düzgün işleyen bir vicdan kanalına girmesi zarurîdir. Bunun tahakkuku karşısında hiç bir güç ve kuvvet mâni teşkil edemez. Çünkü bu, hem ruhî hem de kozmik bir revolution/yüksek değerde bir devrimdir..
Memleketinizin psikolojik ve moral seviyesi, günden güne gerilemekte, buna paralel olarak, tüm fertlerin nefsanî seviyeleri gelişmekte, yayılmaktadır. El-an fertlerin şahsî nefis menfaatleri birbirlerinin karşısına dikilmiş ve bu şekilde toplumunuzun maddî-manevî dengesi temin edilmiş olmaktadır.
Bencilliğin, kaba kuvvetin ve te'vilciliğin tamamiyle yaygınlaşacağı günler yakınınızdadır. Benzer olarak, nefsaniyet/çıkarcılık/gizli düşmanlık/kin realitesinin doygunlaşması ve bu kanallar kullanılarak, hissedilen ihtiyaçların temini için, fertlerin çok daha yıpratıcı ve değişik tarzda eyleme geçme zamanı da başlamıştır.
Bütün hadiseleriniz, bütün zihnî faaliyetleriniz, ahlâka verdiğiniz değer ve ahlâkî tarifleriniz, manevî yaşam tarzınız, daima içinde bulunduğunuz nefsani gerçeğin tatminine/doyurulmasına odaklanmış bulunmaktadır. Şüphesiz, daha üst bir realitenin/gerçekliğin icablarını uygulamak üzere, geri/alt bir realitenin bütün hakkını teslim etmek gereklidir.
Böylece, bu genel prensiplere dayanarak denilebilir ki, ferd olarak sizlerin, ne yapıp yapıp, gereksinimlerinizin, çıkarlarınızın doğrultusunu belirleyerek, onları kontrol altına alabilecek önlemleri almanız ve de uygulamanız zorunluluğu vardır.
Bu tedbirlerin/önlemlerin alınmasında en üstün olan yardımcı husus/konu/özellik, insanların benzer şuur seviyesinde/idrak düzeyi/varlığından haberli olmak/ standard/normunda bulunabilmelerini temin edecek bilgiye kavuşmalarıdır. Bu bilgi iki kanaldan/iletişim ve erişim geçidinden insana ulaştırılacaktır ve el-an ulaştırılmaktadır.
Şöyle ki: Birincisi; ferdin nefsaniyet uygulamaları süresi içinde karşılaşmış olduğu olayların bir tasnifi/sınıflandırma/ sistem belirlemesi ile ortaya koyacağı zarar ve ziyan tablosu/grafiği. İkincisi; kendi oluşturduğu bu tablo/grafiğin verileri/ reaksiyonları karşısında ortaya çıkacak olan tepkisi, temayülleri/yönsemesini belirleyen; kendi iç sesi'nin sufleleri/vicdan sesi'nin hatırlatmalarıdır.
"Gezegeninizde, fiziksel illüzyon/madde dünyası için pek çok sarsıcı olan bir devre geçirilecektir. Olayların fiziksel nedenleri değişiktir. Bilim adamları imkânları elverdiği sürece, planetinizin maddesel ortamındaki felâketlere neden olacak koşulları, olayları tasnif ile tarif etmeye devam edeceklerdir. Bilim adamlarınızın söyledikleri doğrudur ve Dünyanızda bulunan bütün dinlerinizin de açıkça bildirmiş olduğu bir programın parçalarıdır.
Gerçekleşecek olayları ve onların zamanını kesinlikle bildirmemiz, ne uygundur ne de mümkündür; çünkü planetinizde yaşamakta olan insanların kafalarındaki ve kalplerindeki titreşimler bunların nasıl ve ne vakit olacağını tayin edecektir. Devre değişimi ile beraber, Dünya planeti kapsamında bulunan bir çok KARMA'nın buna uygun olarak düzeltilmesi gerekecektir; bunlar tezahür edecek, gerçekleşeceklerdir. Tam olarak ne zaman ve nasıl? Bunu söyleyemeyiz, söylemeyi de arzu etmeyiz. Çünkü, deprem ve yangınlar, seller ve fırtınalar sadece sizin ÜÇÜNCÜ TİTREŞİM YOĞUNLUĞU dediğiniz düzeyde bulunan ŞEY'leri yıkıp, bozacaktır. Şey'lere çok değer veriyor olabilirsiniz. Bunun sebebi "DÖRDÜNCÜ YOĞUNLUK" ta var olmanın nasıl bir şey olduğunu bilememeniz, hayâl bile edememenizdir.
Size önerimiz, dördüncü yoğunluk derecesine geçmek için gerekli titreşim değişikliği tamamlandıktan sonra, üçüncü yoğunluk derecesindeki varlığınızın devamını temin etmek için çaba sarf etmekten vazgeçmenizdir.
Eğer, ruhsal olarak, okulunuzdan diplomayı almanızın günü geldiyse, dördüncü yoğunluk derecesine geçişi oluşturabilmek için gereken işlemler yapılacaktır. Bu işlemler, sizin de var olduklarını duyumsayarak, fark ettiğiniz yardımcı varlıklarca gerşekleştirilecektir.
Üçüncü yoğunluk aşamasında bulunurken ve kendinizi özdeşleştirmiş olduğunuz nesneler, bu devrede büyük olasılıkla zarar görecektir. Açık konuşmamız gerekirse, ölümün gölgesini hissedeceksiniz. Aynı sözler sizlere daha önce de söylendi; yine de, fizik bedenlerinize ve madde ortamınıza/illüzyonlara sanki ruhunuz sonsuza kadar onlara bağlanmış gibi yapışıyorsunuz.
Şu noktayı da önemle vurguluyoruz; siz, ruhunuzu ne göğsünüzde, kafanızda, ne elleriniz ve bacaklarınızda bulabilirsiniz; onu çıkaramaz ve yardımcı olamazsınız. Ruhunuz bir kabuk içinde bulunuyor. Kabuk yok edilebilir ama, ruh yok edilemez.."
"Uyanıp-aydınlanma ve bunun sonucunda da yaşama ve dünyaya bambaşka, yepyeni bir gözle, değişik bir açıdan bakmak olarak tanımlayabileceğimiz duruma Japonca'da SATORİ adı veriliyor."
"Dolaysız Aydınlanım ya da ZEN görüşüne göre, bir kere Satori'ye erişildi mi o zaman tüm sorunlar kendiliğinden çözülecek, aydınlanan birey karşısına çıkacak her sorun ile başa çıkacak güç ve cesareti de elde etmiş olacaktır. Bunun için, Zen'de, Satori'nin önüne geçebilecek, daha ön sıraya konabilecek önemde hiç bir konu ve bir sorun yoktur."
"Bir matematik probleminin çözülmesi, büyük bir keşfin sağlanması ya da güç bir duruma bir çözüm getirilmesi, Yunanlı bilge Arşimed'in bile 'Eureka!' diye bağırmasına neden olan, sorunlarımızın birdenbire zihinde aydınlığa kavuşuvemesi gibi durumlar, kuşkusuz bunların bütünü bir bakıma Satori'dir. Ama, bu ve benzeri pozisyonlar, zihnimizin ancak ZEKÂ ve AKIL ile ilgili yanlarını etkiler. Onun için de böyle bir Satori'den yaşamımızın en derin yerine kadar tesir ederek farklı değişiklik oluşturmasını bekleyemeyiz. Zen'in ilgilendiği Satori, yaşamın bütünü ile ilgili olan Satori'dir. Zen'in ortaya koymaya çalıştığı Satori, zihinde öylesi farklı bir dönüşüm sağlayabilecek Satori'dir.."
"Zen'in Satori'si, bütün yargı ve kanılarımızın yeniden bir değerlendirmeden geçirilmesini zorlayan, yeni bir boyut, daha doyurucu, yetkin bakış açısı kazandıran Satori'dir. Dünya yaşamımıza, içimiz ve dışımıza, olgu ve olaylara düalist/ikici bir kabul ile düşünebilen dar mantıkçı bakış açısının üstünden, ötesinden yepyeni gözle bakabilmeyi, bunun sonucunda, ahlâksal/manevî açıdan, akılcı açıdan bağımsızlaşmayı oluşturabilen Satori'dir."
"Satori, bir kimseye öyle dışarıdan verilebilecek soyut ve nesnel bir öğreti değildir. Elverişli koşulları oluştuğunda kendi kendine ortaya çıkacak olan dönüşüm/ değişimdir. Zen öğretisinin hedefi ise, Satori için gereken koşulların ve ortamının hazırlanmasından daha ileriye geçemez. Bu dönüşüm/transformasyon bireyin kendisi ve çevresi ile uyum içinde bütünleşmesiyle noktalanacak somut bir yaşantıdır." İlhan GÜNGÖREN Zen Budizm Bir Yaşama Sanatı Aya Yayınları-1978
Yaşamın kısa olduğunu hatırla. Dünyaya neyi aramaya gelmişsen, yaşamın boyunca onu elde etmeye çalış, yani gerçek olgunluğu ara. Bu yaşamdan ruhsal varlığın, girdiği zaman olandan daha arı, daha saf bir halde çıksın!
Kendini, bedeninin tuzaklarından esirge; yeryüzünün savaş alanı olduğunu, orada maddenin ve duyguların durmadan ruha saldırdıklarını düşün.
Aşağılık tutkulara cesurca karşı koy; zihnen ve kalben savaş; kusurlarını gider, karakterini yumuşat, iradeni güçlendir. Düşüncen dünyasal olan bağlantılarından kurtulsun kendine pırıl pırıl göklere doğru uzanan bir yol açsın!
Maddî olan her şeyin geçici olduğunu hatırla. Kuşaklar, denizin dalgaları gibi gelip geçmekte; imparatorluklar çökmekte, güneşler sönmekte, dünyalar yok olup gitmektedir. Her şey çabucak geçmekte, yitip gitmektedir.
Ama Tanrı'dan gelen ve onun gibi değişmezlik niteliği taşıyan, beşerî görkemlerin parıltılarının da üstünde göz kamaştırırcasına ışıldayan üç şey vardır:
Bilgelik, Erdem, Sevgi!
Çabaların ile işte bunları elde etmeye çalış; elde edince de kendini gelip geçici olan her şeyin üzerine yükselmiş halde bulacaksın ve Ezelî-Ebedî olanın tadını çıkaracaksın.
Léon Denis Ruh ve Madde Yayınları Çeviren: Yavuz Keskin 1989
14/11/2009 - WATER ON THE MOON / GOETHE MESAJLAR..
Ay meselesini ısrarla istediğinizi biliyorum. Daha önce de bir çok Dünya insanı, Ay'a ve diğer başka gezezegenlere gidip ve tekrar dünyaya dönmüşlerdir. Fakat susmaktadırlar. Zamanı gelince konuşacaklardır. Çünki şimdi, kimse onları anlayacak ruhsal seviyede değildir.
Şu anda herkesin bildiği üç dünyalı Ay üzerinde bulunmaktadır. Fakat herkesin bilmediği pek çok dünyalı da Ay'da yaşıyor. (20.7.1969)
Er geç bunlar açıklanacaktır. Dünya halkını paniğe kaptırmamak şarttır. İlâhî düzen tedric ister.
Astronotların indiği yer çöl manzarasındadır. Çölde bitki olur mu? Fakat atmosferi hissedeceklerdir. Bu bile aşamadır. Hakikatleri gizledikleri için onlara kızma, sahtekârlıkla itham etme. Bir çok hakikatler gizli kalmaktadır ve şimdilik gizli kalmalıdır.
Ay'da hayat var mıdır, yok mudur diye sormak dahi olumsuzdur. Ay yaradılmıştır. Belli bir göreve atanmıştır. Ay yaşayacak, görevini ifa edecek ve yaşatacaktır.
Ay'da insan vardır. Ay'da bitki fazladır. Ay'da hayvan vardır.
Ay insanı sizi tanıyor. Ay insanı tekâmül vetiresini hayli ilerletmiştir. Diğer gezegenlerden gelen insanlar ve bilgiler, Ay insanını, dünya insanından önce uyandırmıştır. Ay insanı, Dünya insanından farklı değildir. Biçimsel benzeyiş dolayısı ile, dünyanızda yaşayan Ay'lıları tanımakta güçlük çekiyorsunuz. Tanısanız, onlar çalışamayacaklar ve sizlere gerekli bilgiyi aktaramayacaklar, uyandıramayacaklardır. Zamanı gelince ve her şey anlaşıldığında, Ay'lılar ile Dünya'lılar bir kardeş olarak birlikte yaşamasını öğreneceklerdir.
Ay'daki yaşamın farkı şudur:
Ay'da yaşam, Ay üzerinde olmakla beraber, Ay'ın tabiatı icabı yeraltı şehirleri kurulmuştur. Krater gibi gördüğünüz delikler, yeraltı şehirlerinin giriş ve çıkış kapılarıdır.
Fakat, Ay üzerinde de Ay'lıların bir çok enstelasyonları/ installation/kurgusal montaj/donanım/us/yerleşim alanları vardır. Bu enstelasyonlar sizinkilerden çok farklıdırlar. Işığı, havayı, kozmik ışınları ve radyasyonu alır, içeriye şehirlere verir. Ay'lı, dışarıda da yaşıyabilir. Fakat bunun güçlükleri vardır. Bitkiler de hem içeride ve hem dışarıda yetişir.
Ay bir enerji deposudur. Fazla enerji Dünyaya akar. Yalnız Güneşin ışınlarını yansıtmakla kalmaz. Bizatihi kendi bünyesinde mevcud enerjiyi de Dünyaya aktarır. Ay ışığında, dünya insanlarının romantik duygulanımları, ferahlık hissetmeleri, daha çok sevgi verebilmeleri bundan dolayıdır. Gelen Ay enerjisi, toprağa ve bitkiye de hayatî önem taşıyan gıdayı ulaştırır.
Dünya yalnız değildir. Ay'da da dünya problemi önemlidir. Ay'ın mevcudiyeti ile Dünya'nın mevcudiyeti birbirine bağlıdır ve Ay'lılar bunu müdriktirler. Fakat Dünyalılar henüz bu durumları anlayamıyorlar.
2009-ABD Bilim Kurgu Yönetmen: Jonathan Mostow Senaryo : Brett Weldele-Robert Venditti Gör. Yön. : Oliver Wood Müzik : Richard Marvin Oyuncular : Bruce Willis-Radha Mitchell
-Kendinize bir bakın.. Koltuklarınızdan kurtulun, kalkın ve aynaya bir bakın.
Tanrı'nın sizi nasıl yarattığını görün.
Hayatımızı, makineler aracılığıyla yaşamak için yaratılmadık.
4 YIL ÖNCE;
-Bir maymunun, bu kolu sadece düşünceleriyle hareket ettirdiğini mi söylüyorsunuz?
-Kesinlikle. Beyin ve sinir hücreleriyle iletişimde olan 100 tane farklı sensör var.
Artık fiziksel özürlü insanlar, tamamen yapay olan vücutları yönetebilecekler.
Gelecek için büyük umutlar vadediyor!
11 YIL ÖNCE;
-Elimizdeki teknoloji sayesinde, savaş zamanında bunu daha sık görmeye başlayacağız.
Askeri ve endüstriyel kullanım için üretim kapasitesi genişledikçe, suretler makul fiyatlarda halka sunuldu.
Bu da yaşam tarzımızda köklü bir değişikliğe neden oldu.
Hastalık veya yaralanma riski olmadan evinizden çıkabilirsiniz.
Spor yapmadan veya estetik ameliyatı olmadan mükemmel görünebilirsiniz.
Bir süre sonra, tıpkı diğer insanlar gibi olacaklarına hiç şüphe yok.
-İnsan olmayacaklar, peki ya toplumumuzun birer parçası olacaklar mı?
-Aklımda hiçbir şüphe yok. Yüksek mahkeme, dörde karşı beş oyla suretlerin günlük hayatta kullanılabileceği yönünde karar verdi.
Şu anda, evrimsel öneme sahip bir olaya tanıklık ediyoruz!
7 YIL ÖNCE;
-Suret üretimindeki sektör lideri VSI firmasına göre, dünya nüfusunun %98' inden fazlası günlük hayatlarının her alanında suret kullanıyor.
Hayal bile edilemeyecek şeylerin, artık zorunluluk olduğu büyük bir değişimin ortasındayız.
Suretlerin küresel çapta kabul görmesinden bu yana, suç oranlarında rekor düşüşler yaşandı.
Şiddet suçları, bulaşıcı hastalıklar ve ayrımcılıkla ilgili inanılmaz bir düşüşe tanıklık ettik.. Toplumları yüzyıllardır rahatsız eden problemler, neredeyse bir gecede çözüldü.,
Bizler yaratıcılarıyız! Onları, her işimizi yapmaları için üretiyoruz. Hepsi bir makinede.
3 YIL ÖNCE; ROBOTLARA HAYIR!
-Ancak, robotlara karşı olan ve kullanım alanlarının kısıtlanmasını isteyen azınlık bir grup da var.
Yeri ve endüstriyel kullanım için üretim kapasitesi genişledikçe, bir çok insan bunu insan olmayan varlıkların istilâsı gibi görecek.
-Ülke çapındaki büyük şehirlerde kamplar ve suretsiz bölgeler kurdular. Onlara önderlik yapan kişinin adı, Zaire Powell
Taraftarları ona ''Kâhin'' diyor.
"Sokaklarda yürüyen bu makinelerin hepsi palavra! Sizlere palavra satıldı.."
Bir başka tip insan da, öğrencilere has bir özellik göstermese bile, onları hatırlatan tarafları vardır. Bu tipten olanlar bütün yaşamsal faaliyetlerini bir prensibe bağlamak, kendilerince geçerli bildikleri ilkelere göre hareket etmek isterler. Bu tip kişiler inandıkları prensiplerden vazgeçemezler, her şey yaşamlarında onların alıştığı şekilde yürümezse, mutlu olamayacaklarını sanırlar.
Böyle kimseler çoğunlukla kuru insanlardır. Bizde uyandırdıkları izlenim ise şöyledir:
Kendilerini güvensiz hissettiklerinden korkularını giderebilmek için tüm yaşamlarını birkaç kaideye ve formüle sıkıştırmak isterler. Kural harici kalan durumlardan kaçarlar. Alışamadıkları bir durumla karşılaştıkları zaman kırılırlar ve canları sıkılır. Bu şekilde hareket etmenin insanı belli mikdar güçlü kılacağı düşünülebilir. Bu noktada sadece vicdan duygularına ters düştüğü için, insanların, sosyal bazı faaliyetlerden nasıl kaçtıklarını düşünmemiz yeterlidir.
Bu gibi kimselerde farkedilen sınırsız gururluluk ve hakimiyet arzusudur. Bunlar çalışkan insanlar olsalar bile, kuru ve bilgiç tavır ve eylemlerinden kurtulamazlar. Şahsî teşebbüste bulunamazlar ve ilgileri son derece sınırlıdır, birtakım garip tutkuları vardır. Bazısı her zaman merdivenin kenarlarından yürümeyi veya kaldırımda belirli taşların üzerinde yürümeyi alışkanlık haline getirmiştir. Bir kısmı da alıştığı yolda yürümekten vazgeçemez. Bu kişiler yaşamın bütün boyutlarına karşı alâkasız kalırlar. Böylesi bir karakterin te'siriyle zamanlarını boşa harcarlar ve sonunda kendileriyle ve çevreleriyle uyum sağlayamazlar.
Prensip edinen ve korumaya çalışan insanlar, yeni bir durumla karşılaştıklarında, değişime kendilerini hazırlamadıkları için başarısızlığa uğrarlar ve bazı kaideler uygulanmadan ve sihirli formül olmadan hiç bir şeyin yapılamayacağına inanırlar. Bu yüzden her türlü değişiklikten kaçınırlar.
Sözgelişi ilkbahara geçiş onlara oldukça zor gelir; çünkü uzun zaman kendilerini kışa alıştırmışlardır. Sıcak mevsimle birlikte açık havaya çıkmak imkânı ve başkalarıyla samimi ilişkiler kurmak mecburiyeti onları tedirgin eder. Her ilkbaharda kendilerini iyi hissetmediklerinden şikâyet ederler, şahsi girişimi gerektiren görevlerden kaçarlar.
Bu özellikler, doğuştan var olan, değiştirilemeyen özellikler değildirler. Kişi, yaşamına karşı takınmış olduğu hatalı bir tavrı, bütün benliğini etkileyecek şekilde sonradan benimsemiştir. Bu tavır kendisini değiştirmesine imkân vermeyecek şekilde kuvvetli bir hal almıştır.
İNSANI TANIMA SANATI Alfred Adler Dergâh Yayınları
MAKAMAT - HARİRÎ: 26. Makame/Raktaiyye notlar: 5 Darb-ı Mesel: "Besûs Harbi'nden daha zor." Zora giren ve sarpa saran karışık işler hakkında kullanılır.
Besûs; "Eş'em-ü min el-Besûs" darb-ı meseli ile damgalanan uğursuz, şom bir kadının ismidir ki Araplar arasında "Harb-ül Besûs" adı ile anılan müthiş bir harbe sebeb olmuştur.
Besûs, bir gün başka tarafta bulunan hemşiresini ve hemşire-zadesi (Cessas ibn-i Merre)'yi ziyaret etmek maksadıyle vatanından çıkar ve komşusu olan (Sad ibn-i Şems-ul Türmî) kendisine arkadaş olur, birlikte Cessas'ın evine giderler.
Sad'ın, (Serâb) adındaki dişi devesi, Cessas'a ait develerle beraber mer'aya giderler ve Cessas'ın eniştesi (Kuleyb ibn-i Rabla) nın korusuna dalar. Kuleyb, kaynı Cessas'ın misafirine aid devesini tanımayarak korudan çıkarmak için bir ok fırlatır, tesadüf olarak ok gider devenin memesine isabet eder.
Bî-çare hayvan memesinden kan ile karışık sütü akıta akıta Cessas'ın evine gelir. Besûs, devenin halini görünce vaveylayı koparır: "Komşunun devesi vurulurmu imiş?" diye feryad ederek,kabilesini harbe teşvik yollu beyitler söyler, Cesas'ın damarı kabarır Besûs'a;
"Teyze sen müteessir olma, ben senin komşunun dişi devesi mukabilinde (Kuleyb'i murad ederek) onların muteber bir devesini telef ederim." der.
Söz, Kuleyb'in kulağına gider ve (Alyan) adındaki devesini kasd ediyor zannıyla; "Onu öldürmek pek zordur," mealinde sözler eder.
Bu söz, Cessas'ın öfkesini pek çok artırır ve Kuleyb'i aniden bir yerde bastırıp, öldürür. Bunun üzerine iki taraf kabileleri; (Tay ibn-i Vâil) ile (Bekr ibn-i Vâil) arasında yıllarca "Harb-ül Besûs" denilen muharebe ve muhasama vuku' bulur. Böyle bir felâkete sebeb olduğu için de Besûs uğursuzlukla darb-ı mesel olur.
10/11/2009 - ANA TE'SİR KUŞAKLARI / SADIKLAR PLANI
Varlıklar dünya sistemine dahil olduktan sonra, mecburî/yükümlü olarak, 4 ana te'sir kuşağından geçerler.
1. Te'sir kuşağı: Otomatizma ile determinizmin ve ilgili idrâkin kavranılmadığı bir te'sir kuşağıdır. Bu kuşakta varlıklar, içinde bulunulan kâinat sistemi ile daima bir uyuşma/anestezik hâl içindededirler. Uyuşma, bir dişli çark sisteminde değişik dişlilerin ana çarktan aldığı hızla dönmelerinden meydana gelen ahenk'e benzer. Bunların meydana getirmiş olduğu büyük bir şebeke vardır ki, bu birinci te'sir kuşağını teşkil eder.
2. Te'sir kuşağı: Otomatizm ile mantıklılık arası te'sir kuşağıdır. Mantıklılıktan maksat, gaye, düşünce ve hareketlerin determinizmaya doğru kayış sürecinin müşahedesidir.
Bu noktada varlık, nedenlere/gerekçelere/akla/ adalete/insafa dayanarak sonuca gitmeye çalışır.
3. Te'sir kuşağı: Akl ve determinizmin hâkim olduğu te'sir kuşağıdır. Varlık burada, özgürlüğünün farkına varmış, mes'uliyetlerini idrak etmiş ve esas gayesi istikametinde fonksiyon icra etmeye başlamıştır. 4. Te'sir kuşağı: Tam bir determinizma içerisinde ve yüksek sezi/sentience yönetimi altında bir vazifeli olarak yaşamaktır.
Bu sonuncu/4. Te'sir kuşağı, dünyanızın üzerinde ancak siklusların hitam bulmasından/sona erme noktasından evvelki kritik devrede/günlerde ya da yevm'de tebellür eder/biçim alarak görünür hale gelir.
Bundan evvelki (3. Te'sir kuşağına ait) fonksiyonlar çok mevziî/yerel/yöresel ve daha ziyade 3. Te'sir kuşağı olarak tafsilatını verdiğimiz te'sir kuşağının etkisindedirler. Sadıklar Planı Bilim Araştırma Merkezi Cilt:4 Kademe:4 2.06.1967
Her olayın, başka olayların gerekli ve kaçınılmaz bir sonucu olması prensibi.
OTOMATİZMA=İstem dışı/Robot. Otomatiklik. Varlığın yaşam etapları içerisinde öz bilgisi haline gelmiş olan deneyimsel birikimleri. Bu tür innî edinimler, bir süre sonra kişiyi etkisi altına alarak, yönetmeye başlar. Karar verme anlarında sufle/nefes/imalar ile fısıldayarak yönlendirir.
SIKLUS=cycle=moment= An/nüfuz/önem Belirli dünya evrim süreci/devir, dönem, devre/ döngü=period/çağ/çevrim/zaman dizileri/ loop=kavis/dönme/düğüm
Esirgeyen, yarlığayan Tanrı adıyla. Tanrı'm senden yardım dileriz. İyilikle bitir işi.
Ahiret işlerinin, bilgisizlerin sandıkları gibi olmadığını bil. O işler görünmeyen/gayb ve melekût evreniyle ilgilidir. Sıradan kimselerin sandıkları gibi duyu evreni/şehadet âlemi ile değil.
Peygamber ve özü arınmış kimselerin sözleri doğrudur. Yanlışlık onların söylediklerini anlamadadır. İyi bil, kuşkulanma, bildirilerle bize ulaşan ve yazılmış belgelerle anlatılıp yayılan; cennet, hûriler, köşkler, ağaçlar, yemişler, ırmaklar, azap ve ateş ve bunlara benzer başka varlıklar, sözcüklerin yüzden/biçimsel anlamlarıyla açıklanamaz. Onların daha derin anlamları vardır. Onları sadece Tanrıyla yakınlık kuran, içi dışı arınmış kimseler/karib'ler bilirler ve anlarlar. Tapınma/ibadeti gerekli göstermenin amacı, gönülleri geçici varlıklardan sıyırıp ve enyüce varlığa, başlangıcı olmayan varlığa yöneltmektir. Geçici varlıklara bağlanmış gönülle binyıl namaz kılsan sevapla ilgi bir kazancın olmaz..
Bu gövde ile ayrıntıları dağılıp yok olduktan sonra eski biçimine dönemez, birleşip bütünleşip, varolamaz. Ölüyü diriltmenin amacı da bu değildir. Sen neredesin a şaşkın! Kendini dünyaya vermen, onunla uğraşman yüzünden gerçeği kavrama yeteneğin azalmıştır. Hakikatin olgunlukları senin düşündüğünden başkadır, Olgunluklara yönelemeyip, onlardan uzak kalışındandır. Bu anlatılanı bilsen, anlasan, onlardan yararlanırdın ve gönlün o yana yönelirdi. Yemişlerle ve daha başka ilgi çekici nesnelerle aldatılan bir çocuğa benziyorsun. Çocuğa içinin çektiği, hoşlandığı şeyleri göstererek yönlendirip, bilgi edinerek gelişmesini sağlarlar. Yoksa öğrenmekten kaçınırdı.
Sen, şu yolunu şaşırmış gönlünle Tanrıyı, peygamberleri tanıdığını; kitapları okuyarak söylediklerini/haberlerini anladığını mı sanıyorsun? Derslerle/gerçekle uğraştıkça hakikati kavramaktan uzaklaşıyorsun, bunu bil..
Tanrı Emri, onun özü gereğidir/Zâtî iktizâ. Sözle, harflerle, Arapça ya da başka bir dille açıklanacak türden değildir. Kalem bütün nesnelerin gerçeğidir ve nesnelerin ortaya çıkış süresinde, kendi varlığına ne türden görünecekse öyle yazmaktadır. Hûriler, köşkler, yemişler, bunların benzerleri yalnız düş ülkesinde vardır, duyu evreninde yoktur, anla artık. Cinn de böyledir, adındanda da anlaşılır böyle olduğu, duyularla ilgisi yoktur. Oysa gören kimse, onu evrende varmış sanır, gerçek öyle değildir, o düş gücüyle vardır ancak.
Yüce Tanrı;
"Görünmeyen/El-Gayb'ı ancak Tanrı bilir" dedi.
"El-Gayb" sözündeki 'Elif-Lâm' birer tanımlama belirtisidir. Hakikatte bilen yalnız O; "BİR" olan, ne varsa yok edendir. Bütünün bütünde olması kuşkudan işkillenmelerden uzaktır. Bütün varlıklar, öz bakımından birlik içindedir, her nesne her nesnede vardır. Görmüyor musun tohumda bütün ağacın var olduğunu, bütün ağacın o tohumdan oluştuğunu, bunun gibi ağacın ayrıntılarından her birinde tohumun bulunduğunu? Tohumdan ağaç, ağaçtan tohum oluşmaktadır.
Bütün evrenler özde gerçekleşir, bu öz de bir bütün olarak, evrenlerle gerçekleşir. Bütün evrenler bir tozan'da/zerre'de/atom'da vardır. Bu bilinir ve bütünün her insanda bulunduğu anlaşılır. Bu gizlilik ne denli aydınlanır, insanın ne gibi bir örtü altında bulunduğu ortaya çıkarsa, o zaman;
"Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim, beni bilsinler diye insanları yarattım."
sözünün gizemi de o oranda aydınlanır. Ancak bilen de, anlayan da gene kendisidir/Tanrı'dır, başkası değil.
Tanrı bütün niteliklerden sıyrılmıştır, oysa gene bütün nesnelerle nitelenmiştir.
Bütün kanunlardan önce, tabiat kanunları vardı; tabiat kanunları diyoruz bunlara; çünkü, yalnız varlığımızın yapısından gelirler de ondan. Bunları iyice anlamak için de insanı, toplumların kuruluşundan önce incelemek gerekir. Tabiat kanunları, işte, insanın böyle bir durumda iken karşılaştığı kanunlardır.
İçimize bir yaradan fikrini aşılamak suretiyle bizi ona doğru yönlendiren kanun, önemi bakımından tabiat kanunlarının birincisidir; yoksa kanunların dizilişine göre değil. Tabiat içindeki insanda bilgi değil, daha da çok bilgi edinmek yeteneği vardır. İlk düşüncelerinin teorik düşüceler olamayacağı apaçık bir şey; varlığının başlangıcını aramadan evvel varlığını sürdürmeyi düşünecek. Böyle bir insan her şeyden önce yalnız çaresizliğini duyar; sıkılganlığı doruk noktaya çıkar; bu konuda örnek de yok değil; ormanlarda her şeyden ürken, her şeyden kaçan insanlar buldular.
Bu durumda herkes kendini değersiz görür; eşitlik duygusu bile çok zayıftır. Bundan ötürü de kişiler birbirlerine saldırmayı düşünmezlerdi ve hoşgörü de böylece ilk tabiat kanunu olurdu.
Hobbes* insanlarda, her şeyden önce birbirilerini boyunduruk altına almak isteği uyanır diyor ama bu düşünce pek de öyle akla yakın gelmiyor. Üstünlük ve egemenlik düşüncesi, sayısı öylesine çok başka düşüncelere bağlı, öylesine karışık bir düşüncedir ki, insanın aklına gelen ilk düşüncenin bu olmasına imkân yoktur.
Hobbes soruyor: "İnsanlar tabiî olarak ve sürekli bir savaş halinde değillerse neden devamlı olarak silahlı gezerler? Ne nedenle evlerinin kapılarını kapalı tutmak için anahtarları vardır yanlarında?"
Evet ama, bunu sorarken de toplu yaşam biçimine geçmeden önce yaşamış olan insanlara, yalnızca, birbirlerine saldırmak ve kendilerini savunmak için bahane arayan toplumsal yaşam biçimine geçmiş sonraki insanlara ait ve özel şeyler de yüklediğinin farkında değil.
Zayıflığı ve çaresizliği duygusuna insan, ihtiyaçları duygusunu ekler. Böylece, başka bir tabiat kanunu da ortaya çıkar ki o da insanı, yiyecek ve giyecek gibi gereksinimlerini temin için aramaya yönelten bir kanun olur.
Korkunun insanı kaçmaya yönelttiğini söylemiştim; ama karşılıklı korku belirtileri çok geçmeden onları birbirlerine yaklaştırır ancak böyle olmasaydı bile, bir hayvanın, kendi türünden ve fakat farklı cinsten başka bir hayvanın yaklaşmasından duyduğu zevk de onları birbirlerine yaklaşmağa sevkederdi.
Üstelik, farklılıkları dolayısıyle iki cinsin birbirlerine karşı duydukları sevgi bu zevki artırırdı; sonucunda hayvanların sürekli ve olağan karşılıklı yalvarışları da üçüncü bir tabiat kanunu olurdu.
İnsanlar, ÖNCEDEN VAROLAN duygularından başka, yavaş yavaş birtakım bilgiler de edinmeğe başlarlar; bundan ötürü insanlarda, öteki hayvanlarda olmayan ikinci bir bağ meydana gelir. Birleşmeleri için yeni bir neden daha ortaya çıkmış demektir; toplum halinde yaşama isteği böylece dördüncü tabiat kanunu olur.
Montesquieu Siyasi ve iktisadi fikirler C.O.Tütengil 1977
*Thomas Hobbes İngiliz felsefecisi Thomas Hobbes var olan her şeyin fizik madde olduğunu ve her şeyin maddenin hareketiyle açıklanabileceğini öne sürmüştür. Belli bir sınıfa alınması güç olan bir filozof Thomas Hobbes, Locke, Berkeley ve Hume gibi bir empiriktir ve onlara benzemeksizin matematik yöntemin hayranıdır.
"Fizik ilerledikçe daha SOYUT bir karakter almakta, dolayısıyla İLERİ matematiğe ihtiyaç duymaktadır. Atom fiziğinde ulaşılan soyutluk düzeyinde, atomun uzayda SOMUT olarak betimlenemeyen, ancak mate- matiksel olarak belirlenebilen soyut varlığından söz edilebilir..
Matematik, bir doğa bilimi değildir. Doğada bulama- dığımız matematiksel ilişkileri fiziksel süreçlerle bir tutamayız. İlk bakışta matematik, sanatsal yapıtlar gibi, insan zekâsının katıksız icadı görünümündedir.
Matematiğin birçok dalı, fiziğin daha henüz ihtiyaç duymadığı sırada, doğayı incelemeyi aklından bile geçirmeyen, salt kuramsal düzeyde kalan matema- tikçilerin elinde oluşmuştur.
Aklımızın ürünü olan matematiğin, doğayla ve onun yasaları ile ilişkisi ne olabilir?
Böyle bakıldıkta, bizden bağımsız olan dış dünyanın, salt kendi icadımız olan matematiksel ilkelere uygun davranır olması, tümden akıl dışı bir mucize sayılmak gerekir. Ancak, zihinsel etkinliğimiz ile dış dünyanın, sanıldığı gibi, birbirinden tümüyle bağımsız olduğu da doğru değildir. Unutmamak gerekir ki, insan zekâsı, organizmanın çevresiyle sürdürdüğü etkileşimin bir ürünüdür ve belli belirsiz, çevrenin yapısal özelliklerini içermektedir.
Bilimde ve matematikte oluşturulan yasaların, değişik ölçülerde de olsa, dış dünyanın temel karakterleriyle uyumlu olması bu nedenle beklenmeyen bir olay değil- dir. Aslında insan ile dış dünya arasında kesin bir ayrım çizgisinden kolayca söz edilemez. En basit bir algılama düzeyinde bile bu ayırım belirgin olmaktan uzaktır.
Matematiksel nesne ve ilişkilerin isteğe göre oluşturulan, salt zihinsel ürünler olduğu iddiası doğru olamaz. Kuşkusuz bu tür nesne ve ilişkilerin oluşumunu zihinsel etkinliğimize borçluyuz; ancak, bu oluşturma eyleminde zihin bomboş değildir; dış dünyadan ve konunun kendi iç gereklerinden kaynaklanan bir takım zorunluluklarla da çevrilidir."
C. Yıldırım Matematiksel Düşünme W. Heitler "Man and Science"
dali “Don Quijote y los molinos” TDK SÖZLÜĞÜ'NDE: Duyusal deneyden gelen. Edinilmiş. Alınmış.
Deneye baş vurularak elde edilen, dış dünyadaki yaşantılardan kazanılan (bilgi).
YORUM OLARAK: İnnî: Tecrübe ile edinilen, olaylardan çıkarılan netice. İnnî: Şüphesizlik ve kat'iyyet ifade eden "inne" ile mütekellim zamirinin birleşmesidir ki malik olduğunu iddia/enâniyyet anlamına gelir.
Türkçede karşılığını; "muhakkak ben/egoizm/gurur/ hodbinlik/kendine güven olarak ifade edebiliriz.
OSMANLICA'DA: Bâdi: Rüzgâra ait ve havaya ait/geçici/sebeb/illet/icab zâhir ve âşikâr olan/deniz içinde olan ada. Sonradan çıkarılan âdetler.
İSLÂM HUKUKU'NDA: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler.
Örnek olarak: Giyim ve kıyafetlerde, sosyal yaşamda, toplumsal ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmayan şekiller, tarzlar, kurallar, âdet ve alışkanlıklardır ve insanı sapmaya/kırılmalara götürür.
YORUM OLARAK: Anlaşılan o ki, deneye baş vurularak elde edilen; dış dünyadaki yaşantılar/tecrübelerden çıkarılan hükümler ile varılan sonuçlar, kişisel önyargıları/ egoizmi/bencilliği ön plana çıkaracağından, ortak bilinç ve sosyal-toplumsal fikir birliğine ulaşmak mümkün olamayacak, fikir ihtilâfları, tartışmalar, karışıklıklar çıkacak, kaos ortamı durumu takib edecektir.
*DEYİŞ OLARAK, "BEN'DEN SONRA TUFAN"; BENCİLLİĞİN SONUCUNDA KATASTROF OLUŞACAĞINI AP-AÇIK İFADE EDER.
KARŞIT KAVRAM: ÖNSEL / A PRIORI / KABLÎ
Önden-Önceden olan:
Deneyden bağımsız olan, ama deneyle canlandırılabilen, bilincine varılabilen (bilgi); deneyin ötesinde geçerliği olan (bilgi).
a. Düşünceden, ustan gelen, kavramsal olan. b. Doğuştan, c. Kendiliğinden (spontan) oluşan.
Emmanuel Kant, bu karşıtlığı yeniden ele alarak ortaya koyup derinleştirmiştir.
Kant önsel deyince, deneyi olanaklı kılanı anlar; çünkü ona göre bilgi zaman bakımından deneyle başlar, ama yalnız deneyden türemez.
Bu anlayışta önsel/kavram, düşünce değildir, çünkü önsel olan görüler de/uzay ile zaman da vardır;bunlar da deneyi olanaklı kılan biçimler, koşullardır.
Çağımızda görüngü-bilim ve bu çığırın önsel olarak özü görme ilkesi, önseli yalnız kavramsal olana bağlılığından ayırmakla kalmamış ayrıca onun biçim ilkeleriyle olan ilişkisini de kesmiştir.
Burada, önsel, doğrudan doğruya görülen özlüklerin niteliklerini, öz bağlamlarını ve öz ilişkilerini, hem de özellikle içerikleri bakımından belirleyen bir terim olmuştur.
Kant'ın biçimsel önsel'ine/formal a priori'sine karşı, içeriksel bir önsel ileri sürülmüştür. Ayrıca duygusal önselden/emotional a priori, değer önselinden ve dinsel bir önselden de söz edilir. (Bak: M. Scheler, N. Hartmann, R. Otto, Troeltsch)
1-2: Rabb, bir gün Amittay oğlu Yunus'a, "Kalk, Ninova'ya, o büyük kente git ve halkı uyar" diye seslendi, "Çünkü kötülükleri önüme kadar yükseldi." 3: Ne var ki, Yunus Rabb'in huzurundan Tarşiş'e kaçmaya kalkıştı. Yafa'ya inip Tarşiş'e giden bir gemi buldu. Ücretini ödeyip gemiye bindi, Rabb'den uzaklaşmak için Tarşiş'e doğru yola çıktı. 4: Yolda Rabb, şiddetli bir rüzgar gönderdi denize. Öyle bir fırtına koptu ki, gemi neredeyse parçalanacaktı. 5: Gemiciler korkuya kapıldı, her biri kendi ilahına yalvarmaya başladı. Gemiyi hafifletmek için yükleri denize attılar. Yunus ise teknenin ambarına inmiş, yatıp derin bir uykuya dalmıştı. 6: Gemi kaptanı Yunus'un yanına gidip, "Hey! Nasıl uyursun sen?" dedi, "Kalk, Tanrı'na yalvar, belki halimizi görür de yok olmayız." 7: Sonra denizciler birbirlerine, "Gelin, kur'a çekelim" dediler, "Bakalım, bu belâ kimin yüzünden başımıza geldi." Kur'a çektiler, kur'a Yunus'a düştü. 8: Bunun üzerine Yunus'a, "Söyle bize!" dediler, "Bu bela kimin yüzünden başımıza geldi? Ne iş yapıyorsun sen, nereden geliyorsun, nerelisin, hangi halka mensupsun?" 9: Yunus, "İbrani'yim" diye karşılık verdi, "Denizi ve karayı yaratan göklerin Tanrısı Rabb'e taparım." 10: Denizciler bu yanıt karşısında dehşete düştüler. "Neden yaptın bunu?" diye sordular. Yunus'un Rabb'den uzaklaşmak için kaçtığını biliyorlardı. Daha önce onlara anlatmıştı. 11: Deniz gittikçe kuduruyordu. Yunus'a, "Denizin dinmesi için sana ne yapalım?" diye sordular. 12: Yunus, "Beni kaldırıp denize atın" diye yanıt verdi, "O zaman sular durulur. Çünkü biliyorum, bu şiddetli fırtınaya benim yüzümden yakalandınız." 13: Denizciler karaya dönmek için küreklere asıldılar, ama başaramadılar. Çünkü deniz gittikçe kuduruyordu. 14: Rabb'e seslenerek, "Ya Rabb, yalvarıyoruz" dediler, "Bu adamın canı yüzünden yok olmayalım. Suçsuz bir adamın ölümünden bizi sorumlu tutma. Çünkü sen kendi istediğini yaptın, ya Rabb!" 15: Sonra Yunus'u kaldırıp denize attılar, kuduran deniz sakinleşti. 16: Bu olaydan ötürü denizciler Rabb'den öyle korktular ki, O'na kurbanlar sundular, adaklar adadılar. 17: Bu arada Rabb, Yunus'u yutacak büyük bir balık sağladı. Yunus üç gün üç gece bu balığın karnında kaldı.
YUNUS'UN DUASI:
1: Yunus balığın karnından Tanrısı Rabb'e şöyle dua etti: 2-9: "Ya Rabb, sıkıntı içinde sana yakardım, Yanıt verdin bana. Yardım istedim ölüler diyarının bağrından, Kulak verdin sesime. Beni engine, denizin ta dibine fırlattın. Sular sardı çevremi. Azgın dalgalar geçti üzerimden. 'Huzurundan kovuldum' dedim, 'Yine de bakacağım kutsal tapınağına.' Sular boğacak kadar kuşattı beni, Çevremi enginler sardı, Yosunlar dolaştı başıma. Dağların köklerine kadar battım, Dünya sonsuza dek sürgülendi arkamdan; Ama, ya Rabb, Tanrım! Canımı sen kurtardın çukurdan. Soluğum tükenince seni andım, ya Rabb, Duam sana, kutsal tapınağına erişti. Değersiz putlara tapanlar, Nankörlük etmiş olurlar. Ama şükranla kurban sunacağım sana, Adağımı yerine getireceğim. Kurtuluş senden gelir, ya Rabb!"
10: Rabb, balığa buyruk verdi ve balık Yunus'u karaya kustu.
YUNUS, RABB'E BAĞLILIĞINI BİLDİRİYOR:
1: Rabb, Yunus'a ikinci kez şöyle seslendi: 2: "Kalk, Ninova'ya, o büyük kente git ve sana söyleyeceklerimi halka bildir." 3: Yunus Rabb'in sözü uyarınca kalkıp Ninova'ya gitti. Ninova öyle büyük bir kentti ki, ancak üç günde dolaşılabilirdi. 4: Yunus kente girip dolaşmaya başladı. Bir gün geçince, "Kırk gün sonra Ninova yıkılacak!" diye ilan etti. 5: Ninova halkı Tanrı'ya inandı. Oruç ilan ederek büyüğünden küçüğüne hepsi çula/sackcloth sarındı. 6: Ninova Kralı olanları duyunca, tahtından kalkıp kaftanını çıkardı; çula/sackcloth sarınarak küle/ashes oturdu. 7-9 Ardından Ninova'da şu buyruğu yayımladı:
"Kral ve soyluların buyruğudur: Hiçbir insan ya da hayvan - ister sığır, ister davar olsun - ağzına bir şey koymayacak, otlamayacak, içmeyecek. Bütün insanlar ve hayvanlar çula sarınsın. Herkes var gücüyle Tanrı'ya yakararak kötü yoldan, zorbalıktan vazgeçsin. Belki o zaman Tanrı fikrini değiştirip bize acır, kızgın öfkesinden döner de yok olmayız."
10: Tanrı Ninovalılar'ın yaptıklarını, kötü yoldan döndüklerini görünce, onlara acıdı, yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti.
YUNUS, RABB'İN ACIMASINI YADIRGIYOR:
1: Yunus buna çok gücenip öfkelendi. 2-3: Rabb'e şöyle dua etti: "Ah, ya Rabb! ben daha ülkemdeyken böyle olacağını söylemedim mi? Bu yüzden Tarşiş'e kaçmaya kalkıştım. Biliyordum, sen lütfeden, acıyan, tez öfkelenmeyen, sevgisi engin, yapacağı kötülükten vazgeçen bir Tanrısın. Ya Rabb, lütfen şimdi canımı al. Çünkü benim için ölmek yaşamaktan iyidir." 4: Rabb, "Ne hakla öfkeleniyorsun?" diye karşılık verdi. 5: Yunus kentten çıktı, kentin doğusundaki bir yerde durdu. Kendisine bir çardak yaptı, gölgesinde oturup kentin başına neler geleceğini görmek için beklemeye başladı. 6: Rabb Tanrı, Yunus'un üzerine gölge salacak, sıkıntısını giderecek bir keneotu sağladı. Yunus buna çok sevindi. 7: Ama ertesi gün şafak sökerken, Tanrı'nın sağladığı bir bitki kurdu, keneotunu kemirip kuruttu. 8: Güneş doğunca Tanrı yakıcı bir doğu rüzgarı estirdi. Yunus başına vuran güneşten bayılmak üzereydi. Ölümü dileyerek, "Benim için ölmek yaşamaktan iyidir." dedi. 9: Ama Tanrı, "Keneotu yüzünden öfkelenmeye hakkın var mı?" dedi. Yunus, "Elbette hakkım var, ölesiye öfkeliyim" diye karşılık verdi. 10-11 Rabb, "Keneotu bir gecede çıktı ve bir gecede yok oldu" dedi, "Sen emek vermediğin, büyütmediğin bir keneotuna acıyorsun da, ben Ninova'ya, o koca kente acımayayım mı? O kentte sağını solundan ayırt edemeyen yüz yirmi bini aşkın insan, çok sayıda hayvan var."
KUR'AN SAFFÂT: 139-148
Şübhesiz Yunus de o mürselînden. Hani bir vakıt dolu gemiye kaçmıştı, kur'a çekmişti de kaydırılanlardan olmuştu. Derken, kendisi balık yuttu. Melâmette idi, Eğer çok tesbih edenlerden olmasa idi, her halde ba'solunacakları güne kadar onun karnında kalırdı. Hemen biz onu alana attık. Hasta idi Ve üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik. Ve onu yüz bine Resul gönderdik ve hattâ artıyorlardı. O vakıt ona iyman ettiler. Biz de onları bir zamana kadar istifade ettirdik
KUR'AN KALEM: 48-50
"O halde sabret rabbının hukmüne! Sahib-i hût/Yunus gibi olma! Hani öfkeye boğulmuş da nida etmişti! Rabb'inden O'na bir ni'met yetişmiş olmasa idi, elbette o fazaya fena bir halde atılacaktı Fakat rabbı onu ıstıfa buyurdu da, salihînden kıldı."
Elmalılı Tefsiri:
"Hasılı, Allah'ın kalemi ile yazdığı takdirine sabr et. Cefalara tahammül eyle de, yarın için vereceği hükmü gözet, sabırsızlıkla kavmına kızıp, öfke ile zulümâtta habse düşen Yunus gibi olma.
Hiç bir vech ile onun gibi olma değil, ancak şu hal ve vakıtta ki Yunus gibi olma: O vakıt ki O, makzum, ya'ni öfke ile nefesi tıkanmış bir halde nidâ etmişti, inlemişti.
Maamafih burada maksud kime, nasıl nidâ ettiğini anlatmak değil, yalnız öfke ile boğulacak bir halde nidâ etmiş olduğunu anlatmaktır.
Eğer Rabb'inin ni'meti O'na yetişmiş olmasa idi- tevbe ve nedametle tesbihi ilham edip ve duasına icabetle imdad etmese idi her halde O, fazaya; çıkarıldığı açıklığa; âlana mezmum bir halde atılacaktı- gerçi ilel'ebed balığın karnında kalmıyacak, her ne olsa atılacaktı, lâkin iyi, memduh bir şey olarak değil, mezmum, fena bir halde atılacaktı.
Demek ki O'nun oraya düşmesi ve düşmesine sebeb olan öfkesi ve sabırsızlığı iyi bir şey değildi, fakat Rabb'ı onu ictiba buyurdu-o tabîatte bırakmadı ıstıfa eyledi, inayetiyle derdi topladı, süzdü, mezmum olmaktan korudu, öfkeden, gamdan kurtarıp yeni baştan vahyine mazhar eyledi de O'nu salihlerden kıldı-yüzbinlere risalet ve şefaat için gönderdi, onları o sebeble azâbdan kurtarıp istifade ettirdi, kendisini salâhta kemale irmiş mürselînden kıldı.
Demek ki her şey gaybe âlim olan Rabb'in yazısı ve hükmü ile cereyan eder ve O'nun takdirinde asıl irade kendisinin olmakla beraber istikbali hâle, hâli mâziye rabt eden ve her hâli istikbalde bir akıbete doğru götüren ve aynı zamanda insanlara da takdirine göre bir salâhiyyet veren ve bu suretle her hususa hususiyetine göre iyi veya kötü neticeler terettüb ettiren, onun da her lâhzası yine O'nun hükmüne bağlı olan bir nizam vardır.
Kâinat bu suretle kalemi Hakkın yazdığı ve yazacağı satırların müfadıdır."
"Kozmik Devre'ye giriyorsunuz. Kozmik Devre ile uyum yapmanız gerekmektedir. Kâinat, bu Kozmik Devre içerisinde bir gelişme ve bir hamle içerisindedir.
Devamlı tekâmül olduğu ve hiçbir zaman gerileme, durma bahis konusu olmayacağı için, Galaksiniz de yeni bir Galaktik Devre'ye girmek ile, tekâmülün bir başka vetiresi/verite/üstbilgi kuşağı tesir alanına girmek üzeredir.
Binaenaleyh, bünyeniz*, tüm yaşayan varlıklar bu vetireye intıbak etmek/uyumlanmak zorundadır ve ona intıbakın tek yolu, saygılı bir sevgi ile Tanrı'ya bağlanmaktır. Tanrı'nın bütün kullarına/varlıklarına sevgi hissetmektir. Cansızlık diye bir şeyin bahis konusu olamayacağını, cansız olan her varlığın, her atomun bir ruh ile ilgisi olduğunu, evvelce defalarca sizlere bildirmiştim. Binaenaleyh, 'cansızları' da bu yolun gerekli olacak durumlarına hazırlayınız.
Nasıl hazırlayacaksınız?
Dağları seyrederken, oraya sevgi dolu vibrasyonlar gönderiniz/ Ağaçları seyrederken, onlara sevgi dolu vibrasyonlar gönderiniz/enerji nakli yapınız. Taşa da, toprağa da sevgi dolu vibrasyonlar gönderiniz.. Gözünüzün gördüğü, kulağınızın işittiği bütün dünyaya..
Önünüze Dünya haritasını alınız. Dünya haritasının her köşesine sevgi vibrasyonları gönderiniz. Bunları herkes yapacak seviyede değildir. Sizler bu seviyedesiniz. Kendinizi sorumlu hissetmeniz gerekir. Sizin, yalnız Türkiye'nin, yalnız Avrupa'nın değil, bütün Dünya'nın yükünü üzerinizde taşıdığınızı bilmeniz gerekir.."
Çağrı Tebliğ: Şubat-1970 Goethe B.A.M. KOZMOS= COSMOS= KÂİNAT= EVREN: Gözlemlenen ya da var olduğu düşünülen maddenin ve enerjinin tümünü içeren fiziksel sistem.
Evrenin başlıca bileşenleri, gökadalar/galaksiler, dev yıldız sistemleri, yıldız grupları ve bulutsular/ yıldızlararası toz ve gaz bulutlarıdır. Bunları, daha küçük gökcisimleri olan yıldızlar ile bunların çevresinde dolanan gezegenler, uydular, kuyrukluyıldızlar ve göktaşları izler. Bu tür cisimlere ek olarak evrende kütleçekimi alanları ile çeşitli ışıma türleri bulunur.
GALAKSİ= GALAXY= GÖKADA: Yer'in de içinde bulunduğu Samanyolu Gökada'sı, uzun yüzyıllar boyunca var olduğu sanılan tek gökada sistemi olarak kaldı.
Güneş sisteminin de içinde yer aldığı, yıldızlardan ve yıldızlararası maddeden oluşan büyük, disk biçimli sistemdir. İçerdiği çok sayıdaki yıldız, sisteme tüm gökküreyi çevreleyen, oldukça düzensiz aydınlık bir kuşak görünümü kazandırır.
Samanyolu gökada sistemi, evreni/kozmos/kâinatı oluşturan milyarlarca gökadadan biridir.
BÜNYE: Anayasa, plân, düşünce yapısı, organizma, psikolojik yapı, düzen, alışkanlıklar, bağımlılıklar, yaşam biçimi, huy ve adetler, geleneksel kabuller, kılık-kıyafet, vasf, kalite, nitelik, mizac, yetenek, duyma ve görme vs.
Thomas İncili iki köylü kardeş tarafından 1945'te Mısır'da Nag-Hammad bölgesinde bir mağarada bulunmuş ve 1952'de Mısır Arkeoloji Müzesi'nce açıklanmış, içinde Kıptî dilince yazılmış olan, 12 elyazması kitaptan müteşekkil apokrif bir İncildir.
Bu kitaplar mühürlü bir küp içinde gizlenmişlerdi. Şimdi Mısır, Kahire'de Koptik Müzesinde koruma altına altınmış bulunmaktadır.
Kıptî metinlerin, Yunanca kaleme alınmış kadim bir kitaptan çeviri yapılarak yazıldığı ve gizlendiği sanılmaktadır.
Thomas İncil'i, Yeni Ahit/Mukaddes Kitab'ın içerdiği ve daha önce bahsini ettiğimiz dört İncil'den farklı olarak, kıssa/benzeşimler yolu ile anlatma tarzında yazılmamış, İsa'nın sözlerini anlaşılır biçimde nakle çalışmıştır. Nakli yapılan sözlerin, Thomas tarafından işitilmiş olduğu ve bir biçimde kaydedilip, saklandığı anlaşılmaktadır. Tamamı 114 sözü kapsar.
1-5 sözler:
Bunlar İsa'nın, Hayat enerjisi/Rahim hakkında söylediği gizli şeylerdir/sırr'lardır ve..
O, dedi:
"Bu sözlerin/vecize/hikmetlerin yorumunu bulan/ te'vilini yapabilen ölümü tatmayacak."
İsa, dedi:
"Arayan, bulana kadar aramayı bırakmasın ve bulunca şaşıracak ve şaşkınlıkta kalarak hayran olacak, her şey üstünde hüküm sürecek."
İsa, dedi:
"Eğer size yol gösterenler, 'işte Melekût göktedir' derlerse o zaman, göğün kuşları önünüzde gidecek, eğer, 'Melekût denizdedir' derlerse o zaman balıklar önünüzde gidecektir.
Fakat; Melekût hem içinizdedir ve hem dışınızdadır. Kendi kendinizi bilince, o zaman bilineceksiniz, ve siz Diri Baba'nın/Hayat enerji kaynağı'nın çocukları/ yeni ürünleri/new products olduğunuzu bileceksiniz. Lâkin kendinizi bilemezseniz, o zaman fakirsiniz/ objektif fikirler ile yetiniyorsunuz ve bu fakirlik ise sizsiniz/Hayat enerjiniz yok/alamaz durumdasınız."
İsa, dedi:
"İhtiyar adam/Birey olamamış kişi, yaşamında yedi günlük sabî'ye/yeni prodüksiyon'a, hayatın yerini/ hayat enerjisinin nasıl edinildiği hakkında sormakta gecikmeyecek, ve o adam yaşayacak, çünkü birincilerin çoğu sonuncu olacak ve bir olacaklar."
İsa, dedi:
"Yüzün önünde olanı/görünen biçimleri bil/tefrik et, sana gizli olanın üstü açılacak/kodlar açılıp, şifreler çözüleceklerdir; zira ortaya çıkmayacak saklı bir şey yoktur."
2/11/2009 - THEN SAID ALMITRA, "SPEAK TO US OF LOVE"
bunun üzerine Almitra, "bize aşk'tan bahset" dedi..
ve o başını kaldırdı insanlara baktı üzerlerine sinmiş olan derin dinginliği duyumsadı sonra yüksek bir sesle konuşmaya basladı:
"aşk çizi çağırınca onu takib edin yolları sarp ve dik olsa da ve kanatları açıldığında bırakın kendinizi telekleri arasında saklı kılıç sizi yaralasa da ve sizinle konuştuğunda ona inanın kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de çünkü aşk sizi yücelttiği gibi çarmıha da gerer ve sizi büyüttüğü ölçüde budayabilir de
en yükseklere uzanıp güneş ile titreşen en hassas dallarınızı okşasa da köklerinize de inecek ve onları sarsacaktır toprağa tutunmaya çalıştıklarında mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker çıplak bırakana kadar döver harmanlar kabuklarınızı çöplerinizi ayıklar eler bembeyaz olana kadar öğütür sizi esnekleşene kadar yoğurur ve Tanrı'nın İlâhi sofrasına ekmek olasınız diye sizi kendi kutsal ateşine savurur
aşk bütün bunları kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar ve bu biliş hayat'ın kalbinin bir cüzünü yaratır ancak korkunun kıskacında salt aşkın huzurunu ve hazzını ararsanız o zaman örtün çıplaklığınızı ve aşkın harman yerine adım atın adım atın kahkahaların tümünün olmadığı sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya ve ağlayın ama tüm gözyaşlarınızla değil
aşk hiçbir şey sunmaz sadece kendisini hiçbir şey kabul etmez kendinde olandan gayri aşk sahip çıkmaz sahiplenilmez de çünkü aşk aşk için yeterlidir tümüyle
aşkı duyumsadığınızda 'Tanrı benim kalbimde' yerine şöyle deyin 'ben kalbindeyim Tanrı'nın' ve sanmayın yön verebilirsiniz aşkın akışına çünkü aşk yolunu kendi çizer sizi değer bulduğunda aşk bir şey istemez tamamlanmaktan başka fakat aşıksanız ve ihtiyaçların arzuları varsa bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun
erimek ve akmak geceye şarkılar sunan bir dere misali şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip kendi aşk anlayışınla yaralanmak ve kanamak yine de istekle ve coşkuyla şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak ve bir aşk gününe daha teşekkürle uzanmak sessizce çekilmek öğle vakti aşkın vecdini duymak akşamın çöküşüyle birlikte eve huzurla dönmek ve uyumak kalbinde aşk dolu bir dua ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla.."
Barnaba aslen Kıbrıslı olup yahudi bir aileden doğmuştur. Asıl adı Joseph/Yusuf' tur. Barnaba ismi ise teselli oğlu anlamında ona sonradan verilmiş bir lâkaptır. Barnaba' nın kaleme aldığı İncil, İsa'nın bir şakirdi, yani zamanının çoğunu, mesajını yaydığı üç yıllık süre içinde bizzat İsa'nın yanında geçiren bir kişi tarafından yazılmış ve bugüne kadar gelmiş, bilinen tek İncil'dir.
Kabul edilmiş dört İncil'in yazarlarının aksine, O İsa ile doğrudan teması olmuş ve öğretisini doğrudan İsa' dan almış biriydi.
Barnaba İncili, MS. 325'e kadar İskenderiye Kiliselerinde kanonik/gerçek/sahih bir İncil olarak kabul ediliyordu. Tevhid inancı lehinde yazan Iraneus'dan (MS.130/200) bu İncil'in İsa'nın doğumundan sonraki birinci ve ikinci yüzyıllarda elden ele dolaştığı anlaşılmaktadır. Roma'nın paganizmi ve Eflâtun'un felsefesinin İsa'nın aslî öğretileri içerisine girmesinden sorumlu olmakla suçladığı Pavlus'a karşı çıkan İraneus, savunduğu fikirlerini desteklemek için Barnabas İncili'nden geniş alıntılarda bulunmuştur.
Ancak, MS.325 de toplanan İznik Konsülü, yüzlerce İncil yorumu yazımla birlikte, Barnaba İncili'ni de yasaklıyor ve sadece seçilen dört tanesini gerçek kabul ediyordu. Konsül ayrıca teslis/üçleme'yi, Pavlus Kilisesinin resmî inancı olarak ilân etmişti. Seçilen ve resmî olarak kabul edilen İnciller; Matta, Luka, Markos ve Yuhanna/john'un yazdıkları kitaplardır. Bunların dışındaki tüm İncillerin imhâ edilmesi, ayrıca geçerliliği tanınmamış Inciller'den birini yanında bulunduranın öldürüleceğine dair emirler çıkarıldı.
M.S. 366'da papa olan Damasus'un (304-384), Barnaba İncili'nin okunmaması hakkında buyrultu yayınlandığı kaydedilir. Buyruk, M.S. 395'te ölen Sezarya piskoposu Gelasus tarafından desteklenmiştir. Bu piskopos İncil'i Apoler; fal kitaplar listesine almıştır.
Apokrifa/apocrypha basitçe 'halktan gizlenen' demektir. Böylece, daha bu aşamada İncil kimsenin eline geçmez olmuştur.
Aşağıya aldığım yazılar, Barnaba İncili'nin 95. ve 96. bölümlerine aittir:
Ardından, vali, başkâhin ve kral, İsa'dan halkı susturması için, yüksek bir yere çıkıp halka konuşmasını rica ettiler.
O zaman İsa, tüm İsrailîler kuru ayakkabılarla geçerlerken Yuşa'nın Ürdün'ün orta yerinden on iki kabileye aldırttığı oniki taştan birinin üzerine çıktı ve yüksek sesle dedi:
"Kâhinimiz yüksek bir yere çıksın da, oradan benim sözlerimi tasdik etsin."
Bunun üzerine, kâhin oraya çıktı; İsa, herkes duysun diye, ona ayrıca dedi:
"Allah'ın va'dinde ve ahdinde, Allah'ımızın bir başlangıcı olmadığı ve hiç bir zaman sonunun da olmayacağı yazılıdır."
Kâhin, karşılık verdi: "Aynen böyle yazılıdır orada."
İsa dedi: "Allah'ımızın yalnızca Kendi Sözü'yle her şeyi yaratmış olduğu yazılıdır."
"Aynen öyledir." dedi kâhin.
İsa dedi:
"Allah'ın değişmeyen, cisimsiz ve hiç bir şeyden oluşmamış olması nedeniyle görünmez ve insan zihninden gizli olduğu yazılıdır."
"Öyledir, gerçekten» dedi kâhin.
İsa dedi:
"Allah'ımız sınırsız ve sonsuz olduğundan, gökler göğünün onu ihata edemiyeceği yazılıdır."
"Süleyman Peygamber de böyle söyledi ey İsa» dedi kâhin.
İsa dedi :
"Allah'ın yemediğinden, uyumadığından ve her hangi bir eksiklikle ma'lûl olmadığından, hiç bir şeye ihtiyaç duymadığı yazılıdır.
"Öyledir." dedi kâhin.
İsa dedi:
"Allah'ımızın her yerde olduğu ve vurup düşüren ve bütünleştiren ve razı olduğu her şeyi yapan O'ndan başka hiç bir ilâh olmadığı yazılıdır.»
"Öyle yazılıdır." diye karşılık verdi kâhin.
O zaman İsa ellerini yukarı kaldırarak dedi:
"Allah'ımız Rabb, tersine inanacak herkese karşı şahit olarak, senin hükmüne getireceğim inancım budur."
Ve, halka dönerek dedi:
"Kâhinin, 'Allah'ın ebediyete kadar ahdi olan Musa'nın kitabında yazılıdır,' dediği şeylere bakarak tevbe edin ki günahınızı idrak edebilesiniz; çünkü ben görünen bir insan, yeryüzünde yürüyen diğer insanlar gibi ölümlü bir çiğnem çamurum. Benim bir başlangıcım oldu, sonum da olacak ve ben bir sineği bile yeniden yaratamayan biriyim."
Bunun üzerine, halk sesli sesli ağlayıp dedi:
"Günah işledik sana karşı Allah'ımız Rabb; bize merhamet et."
Sonra kutsal şehrin güvenliği ve Allah'ın kızarak onu milletlerin ayaklarının altına teslim etmemesi için İsa'ya dua et diye hepsi de yalvardılar. Bu durum karşısında, İsa ellerini kaldırarak, kutsal şehir ve Allah'ın insanları için dua etti.
Herkes bağrışıyordu: "Amin, amin!."
Dua bitince kâhin yüksek bir sesle dedi:
"Dur İsa, çünkü, milletimizi sakinleştirmek için senin kim olduğunu bilmemiz gerekiyor."
İsa karşılık verdi:
"Ben, Davud soyundan Meryem oğlu İsa, ölümlüyüm ve Allah'tan korkan bir insanım ve şan, şeref ve azametin Allah'a verilmesine çalışıyorum."
Kâhin cevap verdi:
"Musa'nın kitabında, Allah'ın ne dilediğini bize ilân edecek ve dünyaya Allah'ın rahmetini getirecek olan Mesih'i, Allah'ın bize herhalde göndereceği yazılıdır. Bu bakımdan, senden rica ediyorum, bize gerçeği söyle, sen beklediğimiz Allah'ın Mesihi misin?"
İsa cevap verdi:
"Allah'ın böyle va'd ettiği doğrudur. Fakat ben kuşkusuz o değilim, çünkü o benden önce yaratılmıştır ve benden sonra gelecektir."
Kâhin karşılık verdi:
"Sözlerin ve alâmetlerinden ne olursa olsun inanıyoruz ki, sen Allah'ın peygamberi ve bir mukaddesisin. Bu nedenle, Yahudiye ve İsrail adına senden rica ediyorum ki, Allah aşkına bize Mesih'in ne şekilde geleceğini anlatasın."
İsa cevap verdi:
"Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, Allah, babamız İbrahim'e; 'Senin soyundan yeryüzünün tüm kabilelerini kutsayacağım.' diye va'd etmişse de, ben yeryüzünün tüm kabilelerinin beklediği Mesih değilim. Fakat, Allah beni dünyadan çekip alınca, şeytan dinsizleri benim Allah ve Allah'ın oğlu olduğuma inandırarak, bu lânetli fitneyi yeniden çıkaracak, bu şekilde sözlerim ve akidem öylesine tahrif edilecek ki, ortada otuz mü'min ya kalacak, ya kalmayacak. Bunun üzerine Allah dünyaya acıyacak ve herşeyi kendisi için yaratmış olduğu Elçisi'ni gönderecek; O güneyden kuvvetle gelecek, putatapıcılarla birlikte putları yok edecek; şeytan'dan insanlar üzerindeki egemenliğini alacak. Yanında, kendisine inanacak olanların kurtuluşu için Allah'ın merhametini getirecektir. Onun sözlerine inanacak olanlara ne mutlu."
"İnsana şah damarından yakın, onu saran, çevreleyen, toparlayan, yakîn olan, Allah'ın ilmidir; Zat'ı değil.
Şaşırmış olanlar ise, insana yakîn olan Allah'ın Zatı'dır derler. Yaratıklar, Yaradan'ın varlığını gösteren birer alâmetten ibarettir; isimlerinin büyüklüğünü bildiren birer ayna gibidirler."
"Zan içinde olan kişilerin, 'Allah bende tecelli etti, bende göründü.' şeklindeki hezeyanlarının esası şudur: Hangi yolda gidiyorsa, o yolun bir tarafında başka bir dalgaya yakalanıyor, tesir altına giriyor ve o tesirlerle etrafında birtakım ışıklar, nurlar görüyor. 'Tamam, gördüm.' diyor. Hiç bir şey gördüğü yok! Daha henüz yolun yarısına bile gelememiş.
Buna karşılık gerçek sufîler de diyor ki: 'Allah' ta mahlûk sıfatları yoktur ki, O'nda görülsün!' Ancak, Allah'ın beşerî sıfatları varsa sende görülür, fakat böyle sıfatları yoksa sende nasıl tecelli edebilir? Ve sen nasıl anlarsın bunu? Yani, neyinle kavrayabilirsin? İster trans halinde, ister vecd içerisinde, ne halde olursan ol, sen bir insansın ve sıfatlardan anlarsın, bir şeyi bir şeye benzeterek, kıyas yaparak anlarsın. Peki, o halde nasıl oldu anlayıverdin Allah'ın sende tecelli ettiğini?
Sufîler şöyle diyor: 'Mekânı olmadığından yeri de yoktur; yeri olmadığı için senin kalbinde de tecelli edemez. Mahlûklara benzemeyeni, mahlûkların dışında aramak gerekir. Yeri olmayanı, madde-mekân dışında aramak gerekir. İnsanın içinde de, dışında da görülen O değildir.'
1. felâket 2. afet 3. felâketle sonuçlanan olay 4. dönüm ve değişim noktası
1960'lı yıllarda Fransız matematikçi Rene Thom bir teori ileri sürüyor; Katastrof/Catastrophe..
Ancak, öğretinin başlangıcı olarak genellikle Fransız doğabilimci Baron Georges Cuvier kabul edilmektedir.
Kuramın esası, değişik zamanlarda çökelmiş kayaç katmanlarında değişik yapıda fosillerin bulunmasını açıklamak için, jeolojik çağlar boyu yaşanan büyük doğal afetlerin yeryüzündeki canlıları yok ettiğini ve sürekli olarak yeni türlerin yaratıldığını izah etmek üzerinedir.
Bu teoriyle Yer'in jeolojik tarihini dağoluş hareketleri, denizlerin karalara doğru ilerlemesi ve çekilmesi, bazı canlı türlerinin evrim geçirmesi ve bazılarının da yok olması gibi birbirini izleyen dönemlerle açıklanmaya çalışılır.
Teorinin bir uzantısı olarak bazı akımlar ve kuramlar ileri sürülmüştür.
Katastrof oluşumunu, Dinamik Sistem Teorisinin bir alt başlığı olarak kabul eden görüş: "İçerisinde bulunulan zaman ve mekân şartlarında ortaya çıkacak ve nedeni muğlak küçük değişiklikler, davranışlar üzerinde hızlı ve şiddetli değişimler meydana getirebilecektir. Böylesi bir durum, evrime zorlayıcı zincirleme gelişen bir dizi olaya, Katastrof'a/Doğal Afetlere yol açabilir." ifadesini kullanıyor.
ÜÇ CİSİM PROBLEMİ:
Üzerlerinde karşılıklı kütleçekiminin dışıda herhangi bir başka etki bulunmayan üç cismin/bedenin deviniminin belirlenmesi problemi.
Bu problemin ya da üçten çok cisim içeren daha genel problemin herhangi bir genel çözümü olanaklı değildir!
Problemin esası, cisimlerden birinin asal ya da merkezî cisim çevresindeki deviniminde, üçüncü cismin etkisiyle ortaya çıkan tedirginlikleri belirleyebilmektir.
Böylesi bir duruma örnek olarak, Ay'ın Yer çevresindeki devinimi üerinde Güneş'in yarattığı tedirginlikler ya da herhangi bir gezegenin Güneş'in çevresindeki devinimi üzerinde bir başka gezegenin neden olduğu tedirginlikler gösterilebilir.
Toplumlar üzerinde yönlendirici tedirginlikler yaratacak olaylara/etkilere bir örnek olarak; şayia'ları ve şayiaların yayılımını hızlandıran, etkisini artıran teknik ekipmanları göstermemiz mümkündür.
Sonuçta, bir felâket, bir doğal âfet olarak nitelendirilen Katastrof devresi, bu süreci bir biçimde ve de fazla zarar görmeden aşabilen varlıklar için, evrimleşme ve tekâmül vesilesi olarak görülebilir.
Ben HASTAYIM derken, hastalığın nedenlerini başka yerler, başka şahıslarda veya olaylarda aramayınız. Hastalığı, bir şanssızlık, talihsizlik olarak nitelendirip kendinizi avutma yoluna da gitmeyiniz. Hastalıklara sebeb olan bizzat kendinizsiniz. Hırslar ve egolarınız, merhametsizliğiniz, başkalarına karşı ilgisiz kalışınız, düşüncelerinizi TEKSİF edip bir düzene sokmayışınız hastalığın esas sebebidir.
Virüslerin üzerinizdeki tesirleri tüm bunlardan sonra gelir..
Hayata, tabiata, yaşama, canlı ve cansız varlıklara adapte olunuz. Kendinizi düzen/nizama uyarlayınız. Kötülüğü araştırmayıp/oluşturmayınız. Başkalarını tenkid etmeyiniz/eleştirmeyiniz ve kötüleme yoluna gitmeyiniz. Tabiat olaylarını ise sevinçle karşılayınız. Sıcağa-soğuğa ve tokluğa-açlığa ilk olarak zihninizde adapte olunuz. Varlığa ve yokluğa adapte olunuz.
Tüm bunlar esasında hiç önemi olmayan durumlardır. Fakat yaşam hırsı, insanları durmadan varlık edinme yolunda körüklemektedir. Temel varlık, sağ olmaktır; kendini bilmek, Tanrı'yı bilmek, Ulu Tanrı'nın her anda bizi çeşitli yollardan varlık ile doldurduğunu bilmektir.
Yaşamak en büyük nimettir!
Görmek, duymak, dokunmak, tatmak büyük nimettir. Koklamak, Yürümek, uyumak, nefes almak ve bütün bunlardan üstünü, düşünebilmek ne büyük nimettir!
Bunların hepsini unutarak, aslında bize pek az faydası olan önemsiz şeylere bel bağlamak ne kadar saflık ve cahilliktir, bir bilseniz..
Ne mutlu o insana ki, hiç bir mülkü, hiç bir derdi yoktur! Maddî varlıklılık, hastalığı da peşinden sürükler. Pek az insan bunu idrak eder ve varlığını başkaları ile paylaşır, böylece üzüntüsünü, maddenin bizatihi tevellüd ettiği/ doğurduğu/sebebi olduğu maddî-manevî ızdırablarını da dağıtmış olur.
Dünyada en akıllı insan, veren insandır! Çünkü o, verirken, mutlaka, verdiğinden daha çoğunu geri almaktadır. Bu aldığı şey ise, sevgi'dir! Sevgi, enerjinin paylaşımıdır! Sevgi; hastalığı yok eder. Sevgi; hastayı şifaya kavuşturur. Sevgi; en tesirli ilaçtan, milyarlarca kere daha kuvvetli bir ilaçtır/aşıdır. Sevgi alan, mutluluk almıştır. Mal ve mülk edinmenin, para sahibi olma isteğinin nihaî hedefi nedir? Mutlu olmak ve huzurlu yaşamak değil mi? Fakat bunlar para ile satın alınamaz ki!. Parayı, karşılık beklemeden verebilecek bir ruhsal cehd ve gayreti gösterirseniz, muhatabınız olan şahsın sevgi kaynaklarını açmış ve olumlu enerjileri kendinize doğru kanalize etmiş olursunuz..
Goethe Bir Ruhsal âlem varlığı ve tebliğleri. Bilim Araştırma Merkezi. 1981
Medyum Eva C. Başının üzerinde bir enerji tekasüfü/yoğunlaşması ile birlikte, elleri arasında bir "Luminous Apparition/ berrak ve parlak ışıklı hayalet görüntü-tayf," ortaya çıkmış.
Albert von Schrenck-Notzing 1912.
Bundan böyle, düşünceleri TEKSİF ederken, herşeyden önce, dış dünya etkisinden mümkün mertebe uzakta kalarak, izole bir halde, mutlak bir zihin hakimiyeti ile enerjileri düzene sokmaya çalışmak, bunu sağlam bir alışkanlık haline getirmek gerekir.
Zihin, her tür yayına açık bir radyo ve televizyon aracı gibidir. Radyoyu dinler veya televizyonu seyrederken, nasıl belirli bir hedefe göre hareket eder ve aynı anda tüm radyo istasyonlarını birden dinlemek, televizyon yayınlarını da aynı sırada dağınık, karmaşık seyretmek istemezseniz, alıcınıza çarpan enerjileri ve düşünceleri lüzumuna ve faydasına göre bir tasnife tabi tutarak bir düzene sokmak zorundasınız.
Karışıklık, enerjileri birbirleriyle çarpıştırmak demektir.
Düzensizlik, sizin ruhsal yapınızı uyumsuz hale getirir; vücud yapınızı yıpratır, hastalığa açık kılar, ihtiyarlatır ve çirkinleştirir.
Eşyalarınızın düzeni, o eşyalardan daha kolay enerji alış-verişinizi sağlar. Çünkü, kâinat bir düzen gereği yaradılmış olup ve bu düzenin içinde varlığını devam ettirmektedir.
Size göre, güneşin doğudan değil de batıdan doğması düzensizliktir. Bu düzensizlik, sizin gibi canlı varlıkların yaşamını da alt üst edecektir. İşte eşyalardaki düzen karışıkları da böyledir. Zayıf tesirler birikerek tehlikeli sonuçlar verebilir.
Eşyaları en iyi tarzda tanzim ediniz. Yerleşimi tertipsiz eşya bırakmayınız. Düzensiz manzara, düzensiz enerji yayımı demektir. Bu düzensiz enerji yayımına muhatab olacak olan da sizsiniz. Siz yıpranırsınız.
Bunları iyi düşünmeniz gerekiyor. Çiçekler ve bitkilere bakınız. Onlar hiç bir hareketi zamanından öte atmıyor. Her tohum zamanında filiz verip, yaprak açacak, çiçek tomurcukları, süresi içinde rengâreng açılacaktır. Bu, şaşmaz bir düzendir. Sizl bu düzenin temposunu biraz yavaşlatabilir veya hızlandırabilirsiniz. Fakat sistemi değiştiremezsiniz. İnsanlar bu tabiat olaylarından niçin ibret almazlar! Tüm bu işaretler, ruh sahibi insanlara hitab eden tabiatın sürekli seslenişleridir..
Goethe Bir Ruhsal âlem varlığı ve tebliğleri. Bilim Araştırma Merkezi. 1981
Düşüncelerdeki birlik, fikrî olgunlaşmaları sağlar. Düşünceler, esasta enerjinin yayılışıdır. Düzenli düşünce, düzenli ve yapıcı enerji demektir.
Hem enerji kaynağını ve hem de muhatabını ve ekranını santralize eder, onları da düzenli enerji vermeye zorlar ve mecbur eder.
Bu mecburiyete riayet etmeyen ya da edemeyen ekran/monitor/gözlemci öğrenici veya muhatab dağılır, bölünür, başka düzenlere doğru sürüklenir gider, o düzenler içerisinde tabi' olarak ve düzenle- rin sahibinin iradesine boyun eğer.
Demek ki, müstakil olma, müstakilen enerjisini kullanma yeteneğine henüz tam olarak liyakat kesbetmemiştir. (Varlık henüz birey olmak ve erdemlilik kazanma yolundaki tahsil/öğrenimini tamamlayamamış ama bu kazanınmı elde etmiş gibi davranmış, acele etmiştir.) Bundan dolayı o varlık da yeni baştan başka düzenlerin içinde egzersiz görmek zorundadır.
Ne zaman ki düzenli enerji alış verişine uyabilecek seviyeye gelir, o müstakil varlığına tekrar kavuşur. Çünkü, kâinatın her zerresi bir düzen peşindedir ve bir düzene uymak zorundadır. Her insan, her varlık da böyledir.
İnsanlar, dünyaya doğarlar. Niçin? Bu ulu düzene uyum sağlayabilmek için yaşarlar. Onun için sevgi peşinde koşarlar. Sevgi demek; düzen demektir. Sevgi demek; enerji alış-verişi demektir. Sevgi demek; vermek ve sonra almak demektir.
Netice olarak, vermek ve almak suretiyle, enerji düzenine kendimizi uydurabiliyoruz. Bu uyumu sağlayabildiğimiz zaman, ızdıraptan uzaklaşıyoruz, hastalıklardan uzaklaşıyoruz. Yaşam daha güzel, yaşamak daha tatlı ve renkli geliyor. "Aşk gelince, cümle eksiklikler biter.." sözcüğünün anlamı budur.
Aşk gelince, başkalarına, başka varlıklara sevgi vibrasyonları, enerjiler, enerji içeren maddeler, hizmetler vermeye başlayınca, onlardan da bize, ihtiyacımız olan, fakat bizde mevcud olmayan değişik frekanstaki enerjiler, sevgi vibrasyonları akmaya başlıyor.
Seviliyoruz ve sonuçta sevinçle doluyoruz, mutlu oluyoruz. Çünkü İlahî düzene kendimizi adapte etmiş oluyoruz.
Goethe Bir Ruhsal âlem varlığı ve tebliğleri. Bilim Araştırma Merkezi. 1981
Bizim bütün bilgilerimiz izafî kıymetlere dayanır. Felsefedeki, ictimaiyyat ve ahlâkıyâttaki, ilim ve san'attaki telakkilerimizde Mutlak Kıymetler ara- mak caiz olmaz.
Üstad: "..Sizin ancak maddi vesait nisbetinde bir bilginiz vardır, vesaitinizin haricindeki bilgilerde muhakemeniz iş görmez." diyor.
Şu halde esasen böyle mahdud bilgi ile, Mutlak Realiteden bahsetmeye imkân yoktur. Mutlak Realite ancak Halık'a mahsustur. Biz ne kadar yükselirsek yükselelim bilgi ve duy- gularımızın Mutlak Kıymete varabilmesi mevzu' bahis olamaz.
Üstadın aşağıdaki sözleri bu fikri müdafaa etmektedir:
"Mutlak Realite Halık hakkında düşünülebilir. Nisbi realitenin Mutlak Realite karşısındaki kıymeti sıfırdır. Yani nisbet kabul etmez. Ancak biribirine nazaran kıymet kazanan izafi realiteler, yüksek derecelerinde dahi hiçbir vakit Mutlak Realite kıymetini alamazlar. Bu Uluhiyet iktibas etmek olur."
MUTLAK: Kendi başına var olan. Hiçbir şeye bağlı olmayan. Bağımsız. Saltık.
İZAFİ: Varlığı başka bir şeyin varlığına bağlı bulunan. Mutlak olmayan/Göreli/Bağıntılı/Nispi. Relative: Bağıl/İlgi zamiri/İlgili/Karşılaştırmalı.
İCTİMAİYYAT: Toplum Bilimi. Toplumun oluşum, işleyiş ve gelişim yasalarını inceleyen bilim dalı. Sosyoloji. Sociology. Social Science: Toplumcul Fenn/ilim/teknik/beceri. AHLÂKIYYÂT: Töre bilimi. Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü. Âdet: Töre anlayışları bu bilinçlilikleri. Görgü. Âdâb-ı muaşeret.
TELAKKİ: Şahsi anlayış ve görüş. Kabul etme/Öyle sayma.
Akliyyat: Müşahedeye ve tecrübeye girmeyen ve sadece akıl ile düşünülen şeyler ve hususlar. Nazarî meseleler.
"Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da, ulum-u akliyeye tevaggul/ aşırı düşkünlük etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye/zihinsel hastalıklara/ düşünsel belalara mübtelâ olur. M.N.)
VESAİT: Vasıta/Aracı/Arada bulunan. Kişiler veya nesneler arasında bağlantı sağlayan şey. Instrument: Doküman/Belge/Senet. Tool/Device/Equipment: Cihaz, Alet, Ekipman Bilgi üretmek üzere seçilen yordamların öngördüğü işlemleri yerine getirmeye yarayan kullanak ya da olanak. HALIK: Halk eden: Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratan. İnsan ve insanlar topluluğunu var eden. Yartıcı Allah. İcad ve takdir eden.
ULUHİYET: İlahlık/Kendisine ibadet edilen. Kayıt altında olmamak/Mutlak. Gaib ve mücerred âlemin sahibi/ Soyut ve görünmeyen âlemin sahibi.
Duygusu az, fikri dar bir budalanın; tecrübeli ve bilgili bir insana nazaran duyup inanabileceği mevcudiyetler pek mahdudtur. Şu halde böyle bir budalanın realite sahası adamakıllı dar olacaktır.
Yalnız burada bahis mevzuu olan inanış hiç bir duygu- ya ve mevcudiyete taallûk etmeyen kör bir imandan ayrıdır. Ve eğer böyle bir iman hakikaten realitenin dayandığı unsurlara müstenid bulunmuyorsa, realite sahası dışında kalır.
Buna mukabil, bilgi ve görgüsü pek artmış olan, duy- guları iyice inkişaf etmiş bulunan insanların realiteleri aşağı tabakalardakilerin nüfuz edemiyecekleri kadar zengin ve şümullüdür. Üstad bu fikri aşağıdaki misalle çok güzel izah ediyor:
"Ruhun kabiliyeti nisbetinde realiteler değişir. Ruhlar yükseldikleri nisbette realiteye maliktirler. Kendinizi bir ovada farzediniz; orada ufkunuzu mahdud görür- sünüz. Fakat yüksek bir tepeye çıktığınızı farzediniz, yukarı, zirveye doğru çıktıkça daha bir çok şeyler gö- rebilirsiniz."
MAHDUD: Hudutlanmış, sınırları çizilmiş, içeriği kısıtlı. Adalet, hak ve doğruluk ve insaf bakımından dar bir çerçevede bulunmak. Atmosferin, dünyaya yakın tabakası. Dünya ve madde tesirleri etkisinde kalmak. MÜSTENİD: İstinad edilen: Delil, kanıt sayılan. Sened olarak kabul edilen. Dayanılıp, güvenilen. Kuvvet olarak kabul edilen. Delil; İnsanı aradığı gerçeğe ulaştırabilecek iz, emare. Kılavuz: Herhangi bir alanda ve konuda bilgi veren, yol yöntem gösteren kitap vb. Ruhsal ve zihinsel bakımdan yol gösteren, ışık tutan kimse. Kanıt: Bir şeyin doğruluğu, gerçekliği konusunda kanaat verici belge, delil, iz, argüman. Tümdengelimci bir dizgede bir sav ya da çıkarımın doğruluğunu belgeleyen öncüller ya da önsayıtlar.
a- Mevcudiyet. b- Bu mevcudiyetle alâkalanmış insan duygusu. c- İnanış.
Demek ki realitenin insanlar indindeki kıymeti bazı şartlara bağlıdır ve bu şartlar her an herkeste değişik olabilir. O halde mühim olarak tesbit etmemiz lâzım gelen ilk fikir, insanlar için olan realitelerin Mutlak olmayıp nispi kıymetleri haiz bulunmalarıdır.
Ruhun duygusu her yükseklik mertebesinde bir değildir. Ruh tekâmül ettikçe duygu kabiliyetlerinde evvelki ile kıyas edilemeyecek derecede inkişaflar vukua gelir. Bu da onun diğer varlıklarla olan alâka sahasını genişletir. Yani yüksek bir ruhun duygu sahasında nispeten daha çok mevcudiyetler ikâmet eder.
Bundan başka, tekâmül icabı olan tecrübe ve görgünün artması da duygu sahasındaki mevcudiyetler hakkında daha şümullü bir tetkik yapmak ve vukuf peyda etmek imkânını artırır ki bu da ruhta bir inanış hâlinin husulünü intac eder.
Bütün bunlardan, ruhlar yükseldikçe realitelerinin genişlemesi zaruretini çıkarabiliriz.
RUH ve KÂİNAT Dr. Bedri RUHSELMAN 1946
İkinci cilt, Üçüncü kısım, Birinci bahis. Sayfa: 329
TAALLÛK: Alâkalı oluş, rabıta, ilişkili olma, sarf, mâlik'lik. Akıl ile yorum, kıyas. İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak. Tasrif: Bir şeyi/kavramı bozup değiştirerek türlü şekillere koymak. Leng: Evirip-çevirmek. RELEVANCE: Bu anlamda, keşf/inkişaf yolunda ve her an yeni araştırma ve gözlemler. Aklın mevcudatı anlamak için yetmediğini fark ile birlikte yapılan yeni araştırmalar. KANİ': Objektif yorumlar ile tatmin oluş. Kâinat bilgilerinin tekâmül/yükselme için yeterli olacağını kabul etmek. PERSUASION: Kişinin çevre koşulları çerçevesinde yaptığı gözlem ve deneyimler ile elde ettiği nesnel/fennî/teknolojik bilgileri, sorunlarını çözme anında yeterli ölçü olarak kullanması. NİSBİ: Kıyas ile sonuç çıkartmak. Doğru kabul edilen objektif iki hükümden üçüncü bir hüküm çıkarmak. Tasımlama/tasmim: Endişeli yorum. Bir anlamda; yeterli bilgi/veri olmadan ileride muhtemel olacaklar için projeler üretmek/kaçış plânları yapmak. Mantık yolu ile sonuç aramak. ŞÜMUL: Kâinat kaplama alanı. Güneş sistemi ve ışınları ile aydınlattığı imkânlar/eşyalar ortamı'nda gizlenerek sunulmuş mevcudat'a ait veriler. Bahsedilen bilgiler çok geniş kapsamlı olup, kişinin kemâl seviyesi oranınca açığa çıkacaktır.
VUKUF: Basiret/bilme/gözlem ve izlem yükselmeleri. Yüksek tesirlere muhatab/dinleyici/izleyici olmak. Objektif alanı içerisinde kişinin subjektif/öznel bilgiye geçişi. Nesnel ve bu bağlamda insanlığın genel kanıları/örf, adet ve geleneksel kanıları kapsamından sıyrılarak, kişinin kendi seviyesi oranında özel fikir sahibi olması. Kişiliğin aşılması. Birey olmaya geçiş safhaları.