Peygamberlerde ise daha başkadır. Onlarda var olan, "insansılıktan sıyrılıp salt melekliğe" geçiş yeteneğidir. Ki, insanlarda bulunan tinselliklerin en üstünüdür bu. Peygamberlerdeki bu yetenek, "vahy" durumlarında yinelenerek belirir. Bedensel algılama yollarının üstüne çıktığı zaman/farklı titreşim boyutlarında iken belirir bu yetenek. O sırada uyku durumundaki algılanana benzer bir algı oluşur. Birçok yönden daha üstün bir basamakta bulunsa bile, uyku durumundaki algıya olan benzerliği açıktır.
Bu benzerlikten dolayı "şeriat koyucu Hz. Muhammed" düşten söz ederken, "peygamberliğin kırkaltı cüzünden biri" olduğunu söylemiştir. Bu söz, "..kırküç cüzünden, yetmiş cüzünden.." biridir biçiminde de aktarılır. Ama hiç birinde temel amaç olarak sayı hiç önemli değildir. Çokluk ve aşamalardaki değişiklik anlatılmak istenmiştir..
Tüm insanlarda güç durumunda/bilkuvve bulunan algı yeteneği uzak bir yetenektir. İş durumuna ulaşmasına elvermeyen birçok uğraştırıcı ve engelleyici parazitler/ şeyler vardır. Bunların en büyüğü de "dış duyular" ya da hiss'lerdir. Onun için Tanrı, duyularının perdesi uykuda kalkabilecek yapıda yaratmıştır insanları. O uyku ki, insanlar için doğal bir olaydır. Algılayıcı özbenlik, perde kalktığı zaman ve hemen bilgi almaya girişir. "Gerçek dünyası" ndan almaya yöneldiği bilgilerden elde etmeye koyulur. Elde eder de kimi zaman.. Bir anlık bir süre içinde.. İşte o zaman, algılayıcı özbenlik, isteğine kavuşmuş olur. Bundan dolayı şeriat koyucu, uyku sırasındaki algıyı, "peygamberliğin müjdeci" lerinden saymıştır.
"Peygamberlikten bir şey kalmadı müjdecilerinden başka." demişti
"Ey Tanrı elçisi, anlatmak istediğin hangi müjdecilerdir?" diye sordular. O da:
"Demek istediğim temiz düştür. Ki onu temiz insan görür. Ya da o insana görmesi sağlanır." diye karşılık verdi.
Şimdi, uyku sırasında "duyuların perdesi" nin neden kalktığını sana anlatayım:
Algılayıcı özbenlik, "cisimli hayvansal ruh" ile algılar ve işlevini yerine getirir. Hayvansal ruh, ince "buhar/astral" dir. Ki, merkezi, "kalbin sol iç kesimi" ndedir. Calinus'un ve başkalarının teşrih/anatomi ile ilgili kitaplarında ifade ettiklerine göre böyledir. Hayvansal ruh, küçük-büyük kan damarları/şiryanat ve uruk ile birlikte tüm vücutta dolaşır, duyu, hareket verir, diğer bedensel işlevlerde de bulunur.
Hayvansal ruh'un ince/ yoğun olmayan varlığı, beyine/ dimağ'a da yükselir ve ilettiği serinlikle onu dengeye kavuşturur. Beynin içindeki güçlerin ödevlerini eksiksiz yerine getirmelerini sağlar.
İşte algılayıcı özbenlik, buhar niteliğindeki ruh aracılığı ile algılar ve düşünür. Bu ruh'a bağlıdır her zaman.
İbni Haldun Mukaddime
Calinus/Galenos: -Pergamon/Bergama'lı, İÖ 129 Bergama-doğum İÖ 199 Roma-ölüm Deneysel fizyolojinin kurucusu sayılan, Eski Yunanlı hekim. Eski çağların en büyük hekimlerinden biri olan Galenos'un kuramsal ve uygulamalı tıp alanında etkisi, ortaçağ ve Rönesans boyunca bütün tıp dünyasına egemen olmuştur.
Dört Beden: 1- Fizik beden: Corps Physique. Kendiliğinden hareket yoktur.
2- Esirî beden: Corps Etherique. Hayat kudretlerinin makarrı/merkezi, Fizik bedenin şeklini verir, canlandırır.
3- Astral beden: Corps Astral. Mental Merkezin gezegeni/planetary/ Hayat menbaı. Hassasiyetin, tahayyülün, ve hayvanî ihtirasların makarrı. Düşünce vardır ve fakat aklî değil, hissi bir düşüncedir. Fizik bedene bağlıdır. Fazla uzaklaşamaz.
4- Mental beden: Corps Mental. Ansal/Zihinsel/Düşünsel Beden/Cesed. Astral bedeni canlandırır. Diğer üç bedene göre en seyyal olanıdır. Asil ve yüksek düşüncenin, irade ve zeka'nın makarrı. Kazanılmış tüm hatıralar ve bilgiler burada tekerrür eder. Tüm şuurlu hadiseler burada geçer. Taakkul ve muhakemenin yeri.
Ruh ve Kâinat Bedri Ruhselman İkinci kısım-Birinci bahis
dali-dream Düşün ne olduğuna gelince: Düş, algılayıcı özbenliğin/sensory, kendi tinsel varlığında, olguların biçimlerini bir anda görme durumudur. Çünkü özbenlik tinsel durumdayken olguların biçimleri onda gerçekleşmiş bir halde bulunmaktadır. Diğer tinsel varlıklarda da durum böyledir. Hepsinde..
Algılayıcı özbenlik/nefsü'n nâtıka, cisimli maddi objelerden ve bedensel algı yollarından arındığı zaman, başlıbaşına tinsel bir durum alır. O da bir anda uyku nedeniyle olur. Uykunun buna neden yol açtığını anlatacağız. Demek ki algılayıcı özbenlik, uykunun yardımıyla, görüp algılamak için yöneldiği "geleceğe" ilişkin işler konusunda bilgiyi alır ve doğrudan kendi algı merkezlerine iletir.
Algılayıcı özbenliğin uyku sırası/düşte bilgi kapışı güçsüz, algılaması açık ve net değilse-ki düşgücü/ imgelemde meydana gelen benzeyişler, benzeyen şeyler yüzünden böyle olabilir-o zaman benzerliğin oluşturduğu karışıklığı gidermek için "düşyorumu/ tabir/decode'a" gerek duyulur. Bilgi kapış, daima böyle güçsüz olmaz. Kimi zaman güçlü olur.Böyle benzerliklerin oluşturduğu karışıklıklardan uzak kalır. Uyku sırasındaki bilgi kapış bu durumdaysa, artık alınan bilgiyi netleştirmek için bir "düşyorumu" na gerek duyulmaz. Benzerlikleri ve imgeleri ayıklama diye bir şey sözkonusu olmaz. Onlardan arılanmış durumdadır çünkü.
Algılayıcı özbenliğin, geleceğe ilişkin bilgi elde ettiği anı nasıl olur?
Algılayıcı özbenliğin tinsel varlığı, "güç/bilkuvve ya da tasavvurî" durumundadır. Bu varlık, "iş/fiil/hâl" durumundaki "salt düşünce/taakul-u mahz/saf akl" niteliğine gelebilmesi için bedenle, bedenin duyusal yollarıyla olgunlaşır ve "iş" durumundaki/bilfiil varlık niteliğine ancak öyle kavuşur. Yetkinliğe ancak öyle ulaşır. Böyle bir duruma ulaştığı zaman ise artık hiç bir bedensel araca gerek kalmaksızın algılayabilen tümüyle tinsel/ruhanî bir varlık olur. Ama yine de tinsel varlık olmakta, "en yüce kesim/ufuku'l â'lâ" halkı olan meleklerin türünden aşağı basamaktadır. Şundan dolayı ki; melekler, varlıklarını, ne bedensel duyu yollarıyla ne de başka destekler/inançlar ile olgunlaştırmışlardır.
Bedende bulunurken, algılayıcı özbenliğin/sensory o yetkinliğe ulaşma yeteneği her zaman vardır.
Bu yetkinliğin bir "özel/hass/duyucu" su vardır. "Veliler" deki bu türdendir.
Bir de "genel/amm/communal" olanı vardır. Bu ise genel olarak tüm insanlarda olan türdür. İşte düş/rüya olayı, düş görürken ortaya çıkan algılamaların geçtiği; "an/sınır/telkin/bağlantı hattı/II" budur.
İbni Haldun Mukaddime Sensory: Algılayıcı/Duyarga Fiziksel ortam ile endüstriyel amaçlı elektrik/ elektronik cihazları birbirine bağlayan bir köprü görevlisi/destek/ikinci.
Sensory/Sensör: Endüstriyel proses/industrial process ya da ansal aşama süreçlerinde; "kontrol, koruma ve görüntüleme" gibi çok geniş bir kullanım alanına sahiptir.
15/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ; VAHY-2
Hadiste "vahy" anlatılırken, birinci vahy biçiminin açıklandığı yerde "geçmiş zaman kipi/mazi sigası" İkincisinde ise, "geniş zaman kipi/muzari' sigası" kullanılıyor. Bu söz ustalığından gelen "incelik" tir.
Şudur bu incelik: Hadiste vahy'i anlatan sözler, iki tür vahy biçiminde benzetmeli/temsilî olarak yer almıştır.
Birinci vahy durumu, bir ses/gürültü/devy, rüzgâr ya da gök gürültüsüne benzetiliyor. Buysa, bilinen anlamda "söz" den farklı bir şeydir. Demek istenen şudur ki, vahy yalnızca sesten bazı anlam çıkarma niteliğindeyse, onu kopukluk izler. İşte bu nedenle o vahy biçiminin kesiklik, kopukluğunu betimlemek üzere, o vahy durumundaki algının, geçmiş zaman kipiyle anlatılması uygun düştü. Geçmiş zaman anlamında, "geçmişlik" ve "kesiklik" vardır.
İkinci vahy durumunda, insan biçiminde gönderilen bir "melek" sözkonusu. Melek peygamberle yüzyüze geliyor ve konuşuyor. Anlamları içeren bir söz dizimi var ortada. İşte bu nedenle de ve böyle bir durumu anlatmak için, geniş zaman kipi/sigası kullanılması uygun düştü. Geniş zaman kipi ki, anlamında sürekli yenilenme de var.
Bilesin ki, vahy'in her iki biçimi de genellikle zordur, az ya da çok sıkıntılıdır. Bunu Kur'an da anlatır Yüce Tanrı, şöyle der:
"(Muhammed!) Sana ağırlık veren söz bırakacağız!"
Âişe diyor ki:
"Peygambere indirilen vahy, bazen çok zorlu olurdu."
Bir başka anlatışında da şöyle der Âişe:
"Peygambere çok soğuk günde de vahy indirilirdi. Öyle günde bile içine girdiği durum geçtiği zaman, yanaklarından damla damla ter dökülürdü."
Vahy'in inişi sırasında peygamberde belirdiği bilinen "kendinden geçmişlik ve hırıltı" bu yüzden meydana gelirdi. Nedeni, söylediğimiz gibi, vahy, insansılıktan meleklik basamaklarına geçiş ve gerçekte harfi, sesi olmayan türden bir söz/söz içeriği/kelâmü'n-nefsi'yi, belleğe alıştır. Peygamberi o yüzden sıkıntı basmıştır. Kendi cisimli varlığından ayrılışından.. Kendi dünyasından sıyrılarak, farklı ve bambaşka bir dünyaya varışından..
İlk vahy gelişini anlatırken söylediği:
"(Melek), ..beni tutup sıktı."
sözünün anlamı da budur.
İlk vahy gelişini şöyle anlatmıştı Peygamber:
"..(Melek), gücüm tükenesiye beni tutup sıktı. Sonra bıraktı. Ve 'oku!' dedi. 'Ben okur değilim/okuma bilmem' dedim.."
Hadisin tümünü içeren metinde anlatıldığı gibi, vahyin ilk gelişinde, bu sıkma/bırakma olayı ikinci ve üçüncü kez oldu.
İbni Haldun Mukaddime
Sahihi Buharî ve sahihi Müslimde senedi mahsuslarıyla Urvetübnü Zübeyrden, Hazreti Âişeden evveli vahy ve evveli nüzulü Kur'an olduğu şöyle rivayet edilmiştir ki meali:
"Resulü Ekrem Sallâllahü Aleyhi vesellem Efendimize ilk vahy, ibtida rüyayı saliha ile başlamıştı. Bir rüya görmezdi ki Fecri sadık gibi zuhur etmiş olmasın. Sonra halveti-uzleti hoşlanır oldu. Hıra mağarasına çekilir, avdet etmeksizin orada müteaddid gecelerde taabbüd ederdi ve bunun için azığını da götürürdü, sonra Hazreti Hadiceye avdet eder, yine azığını alır giderdi, nihayet gari Hırada idi ki hak geldi/füceten geldi şöyle ki: (Ramazan 17 nci Pazartesi gecesi, seher vakti Hıra'nın derin sessizliği içinde Vahy Meleği Cebrâil, en güzel bir insan şekline bürünmüş, güzel kokular sürünmüş olduğu halde) kendisine bir Melek geldi ve 'ıkre' yani 'oku' dedi. O, 'ben okumuş değilim' diye cevap verdi. Resulullah şöyle buyurdu: 'bu cevap üzerine Melek hemen beni tuttu ve vücudumu sarıp öyle bir sıktı ki takatım hemen tükeniyordu/canıma tak dedi. Sonra salıverdi, yine 'ıkre' dedi, ben de 'okumuş değilim' dedim, derdemez beni yine tuttu ve öyle bir sardı ki canıma tak dedi, sonra beni yine salıverdi ve 'ıkre' dedi, ben de 'okumuş değilim' dedim, binaen aleyh üçüncü olarak beni bir daha sardı, sonra bıraktı ve "Oku ismiyle o rabbının ki yarattı insanı bir alaktan"
Kur'an tefsiri Elmalılı H. Yazır
Hz. Muhammed ve İslâmiyet M. Asım Köksal Mekke Devri
14/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ; VAHY-1
Yapılarında doğuştan buna yatkınlık bulunduğu için peygamberler "En Yüceler Kesimi" ne yöneldiler ve İnsansılıklarından/beşeriyyet'ten sıyrılabildiler. O, "En Yüceler Kurulu/Mele-i A'lâ'ya" ulaşmakla da alınması gerekenleri aldılar. "İnsanlara özgü kavrama basamakları" nın üzerine çıktılar. Sonra yine kendi doğal durumlarına, insansı yaşamdaki güçlerine döndüler. Meleklikten bu düzeye indiler ki, aldıklarını "kullara" iletebilsinler.
Bunlardan kimi, zaman olur ki bir "ses" duyar. Sözlü "sinyal/remz" gibi. Peygamber bundan anlam çıkarır. İçine doğurulan anlamı..Bunu algılayıncaya ve iyice kavrayıncaya dek "ses" kesilmez.
Zaman da olur ki, Peygamberin önüne bir melek çıkar. İçine tanrısal duyuruyu getirip bırakan/ilka' eden bir melek.. Melek bir insan biçiminde çıkar Peygamberin önüne ve Peygamber onunla konuşur, onun dediklerini anlar.
Melekten algılama işi, Peygamberin meleklikten insansı yaşam düzeyine dönüşü, kendisine iletileni kavraması; hepsi bir an içinde olup biter. Göz açıp kapama anından daha az bir süre içinde..Çünkü bunlar, ayrı ayrı zaman sırası içerisinde olmazlar. Hepsi birden olur. Son derece sür'atli bir şey gibi olup biter hepsi. Bu hızlılıktan dolayı, bu olaya "VAHY" adı verilmiştir. Çünkü, VAHY'in sözlük anlamı, "hızlandırmak" tır..
Bilesin ki, incelemeci/muhakkik'lerin anlattıklarına göre: Vahy'in birinci biçimi, yani "ses/sinyal" alma durumu, "kitap" la gelmiş Peygamberler/"Nebi" lerin Vahy alma biçimleridir.
Vahy'in ikinci biçimi, yani meleğin insan biçimine girdiği, Peygamberle konuştuğu durumdaki Vahy biçimi, kitap ile gelmiş Peygamberler/Resül'lere vergi bir aşamadır. Onun için bu vahy biçimi, bir öncekinden daha üstündür.
Hişam oğlu Haris'in sorusu üzerine Peygamberin vahy'i açıklarken söylediği sözle bu demek istenir: "Âişe'den aktarıldığına göre", Hişam oğlu Haris sormuştu:
"Sana vahy nasıl gelir?"
Peygamber de şöyle demişti:
"Kimi zaman çıngırak sesi gibi gelir. Ki, bana en ağır geleni de budur. Bu durum benden geçince meleğin sözünü anlamışımdır. Kimi zaman da melek, benim için bir insan biçimine girer, benimle konuşur. Ben de onun dediğini anlayıp belleğime alırım."
Hadiste neden birinci vahy biçimi "daha ağır" diye ifade ediliyor? Şunun için:
İlk olarak"En Yüceler Kesimi" yle bağlantı kurarken "güç" durumundan "iş" durumuna geçişin başlangıcı olmasıdır ve bir ölçüde zor olur. Bu yüzden Peygamber insansı algı basamaklarının üstüne çıktığı halde ve yalnızca işitmekle kalır. Daha ötesi zor olur. Ama ne zaman vahy birkaç kez olur, Peygamberin "En Yüceler" den alışları çoğalır. O zaman sözü edilen bağlantı daha kolaylaşır. Böylece insansı algı basamakları üstüne çıktığında bu kez, algılamanın her türüne, özellikle söylenmesi gereken en açık türüne güç yetirebilir artık. O en açık tür ise, "gözle görerek" sağlanan algıdır..
İbni Haldun Mukaddime
KUR'AN NECM-53: 1-12
O necme kasem ederim indiği dem ki Şaşırmadı sahibiniz azıtmadı da Ve hevadan söylemiyor O sade bir vahiydir ancak vahyolunur Ta'lim etti ona kuvveleri şiddetli Bir kuvvet sahibi, hemen duruklandı Ve o en yüksek ufukta idi Sonra yaklaştı da tedellî etti «kabe kavseyni ev edna» oldu da Verdi kuluna verdiği vahyi Gözün gördüğünü kalb tekzib etmedi Şimdi siz ona o görüşüne karşı mücadele mi ediyorsunuz?
Elmalılı Meali
Andolsun yıldıza, inerken. Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. Ve kendi dileğiyle söz de söylemedi. Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibaret. Ona öğretti kuvvetleri çok çetin. Kuvvetli biri; sonra doğruldu. Ve o, en yüce tanyerindeydi. Sonra yaklaştı, yakınlaştı. İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın. Derken kuluna vahyetti, ne vahyettiyse. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Hala münakaşa mı edersiniz gördüğü şeyleri?
"Ve hüve B il'ufükıl 'a’lâ" -En yüksek ufuk -En yüce tanyeri -En yüksek bir sema kıyısı -Cebrail/Cibrîl -And is The horizon hurricanes lee -Boca/Poggia/Rests: -Astral comfort -Astral rûhul-kudüs -While he was in the highest part of the horizon -When he was on the uppermost horizon Kab-ı Kavseyn:
(..İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât;
elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır..)
13/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ - 3
Bu üçüncü kesime girenler, peygamberlerdir. Tanrının iyiliği ve esenliği üzerlerine olsun. O kısacık bir an içinde insansılıktan sıyrılabilmeyi, doğuştan yetenek olarak Tanrı onlara bir yetenek kılmıştır.
"VAHY" de bu sıyrılma'dır işte.
Bu bir yaradılış özelliğidir ki, Tanrı, peygamberleri o özellikte yaratmış/külfet yüklemiştir. O öyle bir karakter ve yapıdır ki, onların biçimlerini, o yapı üzerinde gerçekleştirmiş ve arındırmıştır onları. İnsansı durumlar, insansı ilişkilerde bulundukları yaşam içinde de, Tanrı onları, bedene ait engeller ve uğraştırıcı şeylerden uzak kılmıştır. Yapılarına yaradılıştan konulan amaç ve doğrultu/istikamet ile, o yöneliş düzeyine gelirler onlar. Ve doğuştan yapılarına yerleştirilen özellikle-ibadet eğilimi için- yönelişin sonucu "perde açılır" ve bu açılış, onları en yüceler kesimi'ne varma yönünde hazırlar. Bu olanakla o kesime yönelirler. İnsansı durumdan bir tür "sıyrılma" yla diledikleri an yönelirler o kesime. Bu onların yapılarında yaradılıştan, doğuştan var olan özellikle olur. Yoksa çaba ve "san'at" ile değil.
-Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. (Diyanet tefsiri)
-Allah kimseye vüs'unden öte teklif yapmaz/ külfet yüklemez. (Elmalılı tefsiri)
-Allah hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz. (Y.N. Öztürk tefsiri)
Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki; bir dakikada ona mazhar olan birey, senelerle seyr ü süluka/ tarikat ya da ruhsal sahada aşama kaydedebilecek terbiye usullerini içeren bir yolu takibe mukabil/ eşdeğerli hakikatın envarına/nurlarına mazhar olur. Çünkü o sohbette insıbağ/içten, yaradılıştan gelen coşkulu bir yöneliş ve in'ikâs/bu yönelişe karşılık aks'eden tecelliler/yansıyan nur te'sirleri vardır.
Sohbet-i Nebeviye; yüksek derece iksir-i nurâni'dir. (tüm sorunları çözümleyen nur/simya te'sirleri.)
13/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ - 2
İkinci kesimdeki insanlar, o düşünce devinimiyle ruhanî akla, tinsel algı/öngörüye yönelmişlerdir. Öylesine bir akla ve algıya ki, bedensel araçlara instrument/aktiflere gerek duymaz algılama için. Çünki ona araçsız algılamada bulunabilme yetisi verilmiştir
Birey bu aşamaya geldiğinde, algı/sezgi alanı genişler ve insanoğlunun birinci basamaktaki algısının sınırlarını oluşturan "öncüller" i aşar. İçsel gözlem ya da bâtınî müşahedat alanında alabildiğine açılır. "Vicdan/bulunç ve duyunç" budur işte. Bütün algı basamaklarını içine alan bir alandır. Öyle bir alan ki, ne başlangıç sınırı, ne de son sınırı vardır.
Bu aşama, dinsel bilimlerin ve Tanrısal bilgilerin ustaları olan velî bilginler/evliya'ların ulaştıkları algılar aşamasıdır. "Kabir/Berzah" ta, cennette olacaklar için ölümden sonra ve orada varılacak aşama da yine budur.
Üçüncü kesime giren/aşamaya geçen birey ise, insansılık/beşeriyet'ten tümüyle sıyrılabilecek yetenekte yaradılmıştır. İnsansılığın cisimli veya cismânî kesiminden de, tinsel/ruhânî kesiminden de tümüyle sıyrılıp; "en yüce dünya/ufuku'l-â'lâ" da bulunan meleklere katılabilecek yetenekte..
Anlardan biran içinde, göz açıp kapayıncaya kadar hakikaten ve bil'fiil "melek" durumuna gelmek için sıyrılır insanlıktan ve "enyüce kurul/melei â'lâ" yı kendi dünyalarında gözlemek, o boyut varlılarının sözlerini işitmek, Tanrısal seslenişleri dinlemek için sıyrılır.
O kısacık bir an içinde..
KUR'AN SAFFAT: 6-10
-Bakınız, biz o dünya semayı/o yakın göğü bir ziynetle donattık: kevakib/yıldızlar vs. gibi ahenkle birbirini ta'kib eden pırıldayan süslerle -Hem mütemerrid/her inatçı/kibirli/direnen şeytandan koruduk -Onlar melei a'lâyı dinleyemezler, tard için her taraftan sıkıya tutulurlar/ kovalanır, atılırlar
-Uzaklaştırılırlar ve onlara ayrılmaz bir azâb/ ardı arkası kesilmeyen, sürekli bir eziyet ve şiddetli elem vardır -Ancak (yüce konsey'in sözlerinden) bir çalıp çarpan/kulak hırsızlığı yaparak dinlemek isteyen olur. Onun da peşine bir şihab-ı sâkıb takılır/ alevli bir ateş onu takib eder
*** -İnnâ zeyyennessemâeddünyâ bizînetinil kevâkib -Ve hıfzan min kulli şeytânin mârid -Lâ yessemme’ûne ilel meleil'a’lâ ve yukzefûne min külli cânib -Dühûren ve lehüm ‘azâbün vâsıb -İllâ men hatıfel hatfete feetbe’ahu şihâbün sâkıb
11/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ - 1
Ruhsal/kablî yönden insanlar/nüfus-u beşeriyye üç türlüdür:
Birincisi: Sözü edilen noktaya/mele-i â'lâ'ya/en yücelerin dünyasına/melekleşme noktasına/yüce konsey'e ulaşmaya güç yetiremez. Aşağı yöndeki devinimi ile kalır. Beş duyuya, düş/hayale dayalı kavrama basamaklarına yöneltir çabalarını.
Bellek'te ve kuruntu merkezi/güncel ya da actual memory'de birikmiş olan anlamları ya da bilgileri, özel yasalarına göre bir araya getirmeye ve özel biçimde düzenlemeye yöneltir..
Bu kesimdeki insanlar, ister yargısız/tasavvurî, ister yargılı/tasdikî türünden olsun, tüm bilgi ve bilimlerini bu yoldaki çabalarından yararlanarak sağlarlar. O bilgi ve bilimler ki, beden'deki ya da figüratif dekor üzerine üretilmiş 0lan düşüncenin ürünleridirler. Bunların hepsi düşseldir/hayalidir ve dar anlamlıdır. Çünkü böyle sağlanan bilgi ve bilimler, daha başlangıçta öncüller/evvelliyyat'a varıp, dayanır. Bunun ötesine geçemez. Öncüller bozuksa/yanlışsa onun ardından gelen sonuç da bozuk/yanlış olur. İşte insanın cisimli/cismânî/ şahsî/kişisel algısının sınırı ve çerçevesi budur genellikle.
Bilginlerin algı güçleri bu çerçevenin sınırları içinde kalır, ayakları yalnızca bu sınırlar içinde yer tutabilir.
MELE-İ A'LÂ: Mukarrebun Kerrubiyyun ve melâike cemaati En yüksek hey'et Melekler âlemi Felekler ve unsurlar Plenum
KUR'AN SÂD: 67-70
De ki: "Bu büyük bir haberdir. Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Onlar orada tartışırken benim mele'il a'lâ hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyolunuyor."
"Kul hüve nebeün ‘azîm Entüm ‘anhü mu’ridûn Mâ kâne liye min ‘ilmin bilmele'il a’lâ iz yahtasimûn İn yûhâ ileyye illâ ennemâ ene nezîrün mübîn"
-İlerde sabikun, işte o sabikun (yarışta ve oluşta önde gidenler) -Onlar ne'ıym Cennetlerinde mukarrebun (işte onlardır yaklaştırılanlar/karib/yakîn olanlar) Yaran: -Bezek, süs, figüratif dekor (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü) -Bir amaç çevresinde toplanmış veya aynı amacı güttükleri için bir araya gelmiş olanların tümü. (tdk)
Siz dışarıdayken ve çevrenizde rüzgâr eserken, onunla olan ilişkinizin kuvvetle farkındasınızdır. Onun varlığını tıpkı benim enerjimi hissettiğiniz gibi hissedersiniz. Ve eğer evinize girecek olursanız, rüzgârın uğultusunu ya da sesimi duymaya devam edersiniz ama birlikte olma deneyimini artık öyle dolu dolu paylaşamazsınız.
Öyleyse, bu iki konumun arasında bir fark var demektir. Eğer içerideyseniz ve rüzgârın salt sesini dinliyorsanız, böylesi bir deneyim, rüzgârın değişim yaratma ve bir şeyleri hareket ettirme konusunda oynadığı rol ile yakın, mahrem bir ilişki içinde olmanızı sağlamayacaktır. Bunu sağlayacak olan, sizin bu süreçteki payınız ve bu sürece katılımınızdır. Siz açık ve farkında olmalısınız. Olan'a karşı uyanık, canlı.
Sizin fiziksel, zihinsel ve duygusal bedenleriniz bir hayli GEVEZELİK ederler ve sürekli devinimde olduklarından, devamlı şekilde dikkatinizi çeken bir sürü gürültü ya da statik parazit yaparlar. Siz içinizde ve dışınızdaki uzayın sesini önemsemezsiniz. Öyleyse iş, sadece bu iki benzer güç kaynağı arasında çok ince bir perde yaratan statiği azaltmaktır.
O iki kaynak sizin farkındalığınızda BİR oldukları zaman, perde kaybolur. Ve siz o statik üreten ego-benliğinizin bir gerçekliği olmadığını görürsünüz. Her ne kadar ego varlığını sürdürürse de ve siz, hâlâ bedensel işlevlerini yerine getirmek zorunda olan bir bedeninizin olduğunu bilseniz de, aynı zamanda onun kalıcı olmayan ve sizin dikkat odağınızdan ve hemen her an çekilip gidebilecek, örümcek ağı gibi çok ince ve hafif bir taşıt olduğunu da bilirsiniz. İşte o zaman farkındalığınızı "Bir Olan Benlik" üzerinde odaklayabilirsiniz, ayrılıktaki parçalar üzerinde değil. Uyanmış olursunuz. Kim olduğunuzu bilirsiniz.
Bunu yapmak için gerekli olan şey, sizin, artık iç ve dış uzayı bir etme ve böylece de statiği artık hissetmeme yolundaki istekli oluşunuzdur. Siz bu iki enerji alanına tosladıkça kendi ıstırabınızı kendiniz yaratıyorsunuz.
Istırap, içteki Işık'tan kaynaklanmaz. Istırap, dıştaki Işık'tan da kaynaklanmaz. Istırap, sizin ikisi arasında yaratmış olduğunuz perdenin hareketlerinden kaynaklanır. Bu aynı enerjinin iki tarafı, daima bir araya gelmeye çalışır, birbirleriyle birleşmeyi sürekli özlerler. Bir gerçek arayıcısının hayattaki hedefi, bu iki enerjinin bir araya geliş deneyimini yaşamaktır, çünkü huzurunuz ve varoluş nedeninizi gerçekleştirmek için bunun mutlaka şart olduğunu bilirsiniz.
"Hem şu sırdandır ki; Mehdî, Süfyan gibi âhir zamanda gelecek eşhâsları çok zaman evvel, hatta, tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek amelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet "Onlar geçmiş." demişler.
İşte bu da kıyâmet gibi, hikmet-i ilâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünkü; her zaman ve her asır, kuvve-i mâneviyyenin takviyesine medâr olacak ve yeisten kurtaracak "Mehdî" mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet işinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tâyin edilseydi, maslahat-ı irşâd-ı umumî zâyi olurdu.
Şimdi, Mehdî gibi eşhâs hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki; Ehâdîsi tefsir edenler, metn-i ehâdîsi, tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya Medîne de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniye'yi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem o eşhâsın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri cemaate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhâsın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhâs-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.
Halbuki demiştik; Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhâs, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-i îmânın dikkatiyle, o eşhâs-ı âhir zaman tanınabilir."
Said Nursî Sözler 24. Söz-3. Dal-8. Asıl
*EŞHÂS: -Şahıs, kişi, kimse İnsanın cismanî hey'eti. İnsanın uzaktan görülen karaltısı.
-Acı, ızdırap çekmek
-Yapılandırma=configuration: Tümü kendi içinde birbiri ile alakalı/ilişki içinde olan biçimlerden/mesel'lerden/figürlerden müteşekkil/şekillenmiş Mükevvenat.
-Belirten: Determinative=diacritic: Ayıran, belirten, tefrik ve temyiz eden. Ölçmek için işaret tutulan nişan/sembol/imza/ kehânet/müjdeci/bayraktar/temsil/grafik/vekil
-Prıgnostic; prognosis= Hastalığın süresi ve sonucu / geleceği hakkında tahmini yaklaşım. *Hikmet-i ilâhiye'nin iktizası: -Allah'ın sırrî gayesi doğrultusunda gerekirlik.
*Vakitleri taayyün etmesin: "zamanları belli olmasın."
*Maslahat-ı irşâd-ı umumî: İnsanlığın tamamını olumsuz etkileyen maddi alan reaktif te'sirleri, temelde bir genel irşâd mekânizmasıdır/imkânlar âlemidir. Böylece ızdırab ve korku gibi soyut sıkıntılar, esasen "Cenab-ı Hakk'a yönlendirme/gütme" işlevini yerine getirmektedir ve böyle bakıldığında; "Deccal"; saptırıcı maddi te'sirleri karşısında ve daima bir "Mehdî"; koruyucu şifa tesirleri yayan mânevî kaynağın var olması, Allah'ın kâinatı yaratırken vaz' ettiği genel yasasıdır. Bu noktada seçim ise, kişinin cüz'i iradesine bırakılmıştır.
*Tefsirler ve istinbat: -Güneş temel alınarak, bir geçmiş/tarih kabulü ile yapılan/delil-i ihtira' yollu sarfî yorumlar.
"Erenler, âşıklar; yeri-yurdu olmayan, şekli bulunmayan, neliği-niteliği olmayan âleme nasıl âşık olurlar, nasıl o âlemden yardım görür ve güç-kuvvet bularak o âlemin tesiri altında kalırlar?" derler.
Halbuki kendileri de gece ve gündüz o âleme girerler. Bir adam, bir adamı sever, ondan yardım görür ve bu yardımı onun lûtfundan, ihsanından, bilgisinden, anışı- düşünüşünden, onun neş'esi ve gamından elde eder. Bütün bunlar da mekânsızlık âlemindedir. O, soluktan soluğa bu anlamlardan yardıma ulaşır, bunların tesiri altında kalır da bunlara şaşırmaz; fakat tutar, erenler, âşıklar mekânsızlık âlemine nasıl âşık olur, o âlemden nasıl yardım görürler diye şaşırır-kalır.
Bir filozof vardı; bu anlamı inkâr ederdi. Bir gün hastalandı, elden çıktı. Hastalığı uzadıkça uzadı. Tanrı hikmetini elde etmiş bir er, filozofun halini-hatırını sormaya gitti ve filozofa, "ne istiyorsun," dedi. Filozof, "sağlık istiyorum"dedi. Eren, "şu sağlığın şekli ne biçim, söyle bakalım nasıl şey sağlık? Anlayayım da onu, elde edeyim" dedi. Filozof, "sağlığın şekli yoktur" deyince de eren, "madem ki" dedi "şekli yok, o neliksiz-niteliksizdir, onu nasıl isteyebiliyorsun? Söyle bakalım, sağlık nedir?" Filozof, "şunu biliyorum ki dedi, sağlık geldiğinde güç ve kuvvet elde ederim, şişmanlar-gelişirim; betim-benzim ap-ak, al-al olur; açılır-neş'elenirim; tazeleşir-giderim." Eren, "ben" dedi, "senden sağlığın kendisini soruyorum; sağlık ne biçim şeydir?" Filozof, "bilmiyorum. Neliksiz o, ve niteliksiz". O er kişi, "Müslüman olurda önceki yolunu yordamını bırakacak olursan, bende sana ilâçlar veririm, sağlamlaştırır, iyileştiririm ve sağlığını ulaştırırım sana" dedi.
Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin Mustafâ'dan; "Anlamlar, neliksiz-niteliksiz amma görünen şekiller vasıtasiyle insan, o anlamlardan faydalanabilir mi?" diye sordular.
Buyurdu ki:
"İşte buracıkta gökyüzü, yeryüzü. Şu şekil yüzünden o tüm anlamdan faydalan. Dönüp duran şu gökyüzünün tesirlerini, bulutların vaktinde yağmur yağdırdığını ve yazı-kışı, zamanın değişmesini görüyorsun; hepsi de doğru bir düzene ve hepsi de bir hikmete dayanmada. Şu cansız bulut; ne bilir vaktinde yağmur yağdırmayı; şu yeryüzünü görüyorsun, bitkileri nasıl kabulleniyor, bire nasıl on veriyor; elbette bunları biri yapıyor; onu gör, şu dünya vasıtasiyle ondan yardım elde et; hani insanın da kalıbını görüyor ve anlamından yardım elde ediyorsun ya; dünyanın şekli vasıtasiyle de dünyanın anlamından yardıma er."
Hayatımın sonuna kadar kullanacağım ölçüde yedek felsefem var; ama aslında ona hiç de ihtiyacım yok. Yakından incelenirse, her türlü felsefe anlamsız dilde insan aklından başka bir şey değildir. İnsanın her yaşına belli bir felsefe cevap verir: Çocuk realist görünür; çünkü elmanın armudun varlığından emin olduğu kadar kendi varlığından da emindir.
Kişisel tutkularının fırtınasına kapılmış olan genç ise, kendine dikkat etmek, önceden hissetmek zorundadır; idealiste dönüşür.
Şüpheci olması için orta yaştaki adamın tüm sebebleri mevcuttur; amacına ulaşmak üzere seçtiği vasıtaların doğru olup olmadığından şüphelenmekle doğru yapar. Sonradan hatalı seçimi yüzünden canı sıkılmasın diye, bir işe girişmeden önce ve iş sırasında aklını hareketli tutmakta haklıdır.
İhtiyar biri ise hep mistisizimden yana olduğunu itiraf edecektir. Filozoflar evvelden beri yalnız bilime yakınlığı olanların değil, ayrıca dünya ve hayat adamlarının da tepkilerini ve nefretlerini üzerlerine çekmişlerdir. Belki de sadece kendi suçlarından değil, durumlarından dolayı.
Çeviri derleme: Gürsel Aytaç T.İş Bankası Kültür Yayınları
İslâm, zihnin bir fantezisi olarak indirilmemiştir. Yaşam biçimine dönüştürülsün diye indirilmiştir. Bu bakımdan herhangi bir filozofik düşünce ile karşılaştırılması yersiz olur.
İslâm'ın temel amacı, bize evren ve insan hakkında açıklamalarda bulunmak/aydınlatmak da değildir. Biz İslâmı başlangıç noktası yaparak ve belki evren hakkında, insan hakkında çözümlemelerde bulunup açıklamalar yapabiliyoruz.
Ne var ki, dinin varmak istediği amaç bu değil. Amaç, insanların, Allah'ın buyrukları yönünde/egemenliğini şartsız kabul ederek yaşamasıdır. Böyle bir yaşamı hayatımıza sindirmek, bizde yaşayan bir ahlâk haline getirmektir amaç. Yoksa, felsefenin yaptığı gibi, bazı soyut, kuramsal çıkarımlarla uğraşmak değil.
Din, yaşanan bir olay haline gelince, dünya gidişatına olayların, işlerin gelişme biçimlerine müdahale etmesi kendiliğinden meydana gelen bir sonuç oluyor. Dininin buyruklarını yerine getiren, yasak koyduğu şeylerden sakınan insanların bir araya gelerek oluşturduğu böyle bir toplulukta, hayata ve dünyanın durumuna/olayların ve işlerin gelişme biçimine kendiliğinden bir müdahale ortaya çıkıyor.
Dünyanın/olayların gidişatına müdahale edebilmek için bu kadarı yetiyorsa mes'ele yoktur; yetmediği takdirde bu buyrukları daha da etken bir pozisyonda va'z etmek gerekiyor. Bu durumda felsefe ile bir tavır farklılaşması söz konusu.
Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı" diye düşünmek felsefenin işiyken, harekete geçip de sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.
Hayvanların filozofu eşek, Orwell'in Hayvan Çiftliği adlı satirik/satiric/taşlama/alaycı romanında şöyle konuşur:
"Allah bana sinekleri kovmam için bir kuyruk vermiş" der ve hemen arkasından ekler: "fakat ne sinekler olsaydı ne de kuyruğum."
Burada hem felsefe ile istihzâ/gizlice alay edilmekte, hem miskin/uyuşuk/morbid uykulu/hastalıklı, marazî şeylere ilgi duyan bir ruh hali sergilenmektedir.
Ayrıca miskin/hastalıklı ruhların bir takım bahanelerle oyalandıkları da inceden inceye vurgulanmakta; Eşek, kendisine verilen kuyruğu harekete geçireceğine, bazı yersiz varsayımlarla teselli bulmaktadır.
Felsefî düşüncede, pasif/durağan/önyargılı/taklitçi insanı harekete geçirecek olan yanıtlama fonksiyonlu reaktif CEVHER enerjisi yoktur.
Felsefe, bir hayat ve yaşama tarzı öngörmüyor insan için. Şartlara müdahale etmekten sakınan insanlara zihin idmanı yaptırıyor sadece. Fakat bu zihin idmanı/ eğitimi de hayata yansımıyor. İnsanı sadece hayaller ve imajlarla uğraştırıyor. Onu nihayetinde vehimlere götürüyor. Vehim ise, aklın, kendi icadı olan imajlar ve illüzyonlarla uğraşmasından başka şey değil; yerinde sayarak yürümek gibi bir şey. Pandomim gibi. Hayat yerine hayatın taklidi. Taklit ne kadar başarılı olsada, hayatın kendisi değildir.
Batının düşünce yapısı, dini de felsefe haline getirmiştir. Dinin, yaşama müdahale edecek, yaşamı sevk ve idare edecek özünü iptal etmiştir. Marx, "din uyuşturucudur" derken asıl bunu anlatmak istiyordu. Yani Hristiyanlığın artık insanı harekete geçirici, sevk ve idare edici özünü yitirdiğini ifade etmek istiyordu.
Oysa dinin hakikati, zihnî bir spekülasyon olmak değil, doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir. Yani yaşanacak bir şeydir Din. Vehimlerle, hayallerle, illüzyonlarla ilgisi yoktur.
Rasim Özdenören Müslümanca Düşünme üzerine İnsan Yayınları-1985
5/12/2009 - DİYARBAKIR'DA HZ. İSA CAMİÎ YAPTIRILIYOR..
Diyarbakır Hayırseverler Derneği tarafından, Hazreti İsa adına cami inşaatı başlatılması Diyarbakır'daki Ortodoks ve Protestan kiliselerin takdirini kazandı.
Meryem Ana Süryani Kilisesi papazı Yusuf Akbulut; "İslam dünyasının İsa'yı peygamber olarak kabul etmesi bizi çok sevindiriyor. Keşke imkanımız olsa cami inşaatına biz de yardım etseydik" dedi.
Diyarbakır Protestan Kilisesi papazı Ahmet Güvener de, "Biz cami inşaatında herhangi bir mahzur görmüyoruz. İsa'ya değer verilmesini hoşgörü olarak görüyorum" diye konuştu.
Diyarbakır'daki Müslümanlar, bu projeye dinler arasındaki çatışmaları azaltma gayesiyle girdi. 1995 yılında kurulan ve kente sayısızca cami, mescit yaptıran Hayırseverler Derneği, son olarak Hazreti İsa adına bir cami inşa etmeye başladı. Diyarbakır-Şanlıurfa kara yolunun 12. kilometresinde bulunan 500 Evler semtinde inşaatına başlatılan caminin tamamlanması için yardım kampanyası başlatıldı.
Bugüne kadar 20 cami yaptıran Hayırseverler Derneği'nin başkanı Mustafa UZAN, caminin dinler arası barışa büyük katkı sunacağını söyledi.
Kayapınar ilçe müftüsü Abdulkerim Melikoğlu da, "İlçemiz sınırları içerisinde yapımı devam eden camiye Hazreti İsa ismi verilmiştir. Hem olumlu hem olumsuz tepkiler olsa da olumlu tepkiler daha fazladır. Hazreti İsa, Allah tarafından kendisine kitap indirilmiş bir peygamberdir. Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve kendilerine kitap gönderilen peygamberlere ayrım yapmaksızın iman etmemiz gerektiğini biliyoruz. Amentu duasında da Allah'ın bütün peygamberlerine iman edilmesi gerektiği bildiriliyor.
Bu duada bizler Allah'ın meleklerine, kitaplarına, varlığına, birliğine ve peygamberlerine iman ettik diyoruz. İster Hazreti İsa olsun ister Hazreti Musa olsun, ister diğer peygamberler olsun, her birinin bizim yanımızda ayrı yerleri vardır. Bunun için bizler bunların isimlerini camilerimize iftiharla koyabiliriz. Bu isimlerin konması dinler arası diyalog bakımından önem ifade etmiş olabilir. Kısaca bu da Diyarbakır'da başlayan bir dinler arası diyalog açılımı olarak değerlendirilebilir" şeklinde görüş belirtti.
HRİSTİYANLAR SEVİNÇLİ :
Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kilisesi papazı Yusuf Akbulut, cami projesini Hristiyan alemi için tarihi bir adım olarak gördüğünü belirterek;
"Hazreti İsa adında bir cami yapılması İslam dünyasında bir ilk galiba. Aslında güzel bir olay. Çok daha önce olması gereken bir şeydi. Bence geç bile kalınmış. Çünkü İslamiyet, İsa'yı da kabul ediyor. Ben şahsen memnun oldum. Hristiyanlık camiası olarak olayı destekliyoruz. Bu camiyi yapan herkesi tebrik ediyorum. Farklı bir şey düşünmüşler. Bu, tarihte de bir ilk aslında. Bu bence dinler arası diyologdur. İslamiyet İsa'yı kabul ettiği gibi camiye de İsa ismi konabilir. Bir diğer camiye de Musa ismini vermişler, bu da çok güzel, Musa, İsa peygamberlerin isimlerinin camilere verilmesi bir ilktir. Bu bence devrim niteliğindedir." dedi.
Diyarbakır Protestan Kilisesi lideri Ahmet Güvener ise; "İsa adına cami yapılmasını hoşgörü olarak görüyorum. Hazreti İsa adına cami yapılmasında hiçbir sakınca görmüyorum. Yapanlara teşekkür ediyorum. Hristiyanlara güzel bir jest olacağını düşünüyorum. İmkânımız el verirse çorbada tuzumuz olsun isteriz ama cemaat olarak az olduğumuz için yeterli yardım toplayamayız. Bu, inaçlar arasında yapılan bir güzelliktir. Bizi hoşnut eden bir gelişmedir" dedi. http://mustafauzan.com/index.htm
Şöyle rivayet olunmuştur ki; Mekke sekizinci senei hicriyyede fethedildi. Attab İbni Üseyd vâli idi, ertesi dokuzuncu sene Resulü ekrem sallallahü aleyhi vesellem "Tebük" ten avdette Hazreti Ebû Bekri Sıddık radıyallahü anhı mevsimi hacce emîr nasb edip gönderdi.
Hareketinden sonra bu sûrei Berae nazil oldu.
Binaenaleyh bunu mevsimi hacde ahaliye kıraet etmek üzere arkasından da Hazreti Ali radıyallahü anhı me'mur edib kendi nakası "adba" ye bindirerek gönderdi.
"Ebû Bekr'e gönderseydiniz" denildi, buyurdu ki;
"böyle ahidlerin akd-ü halline müteallık bir tebliği benim yakın akrıbamdan olan bir adamdan başkası tarafımdan te'diye etmez, arabın örf-ü âdeti böyledir."
Vaktaki Hazreti Ali yaklaştı, Hazreti Ebû Bekir nakanın buzalamasını işitti ve bu Resulullahın devesinin sesi diyüb durdu, iltihak edince Hazreti Aliye "Emîr mi veya me'mur musun?" diye sordu "me'mur" dedi yürüdüler.
Vaktaki Terviye önü oldu, Ebû Bekir hutbeyi okudu ve nâsa menasiki haccı söyledi, Ali de yevmi Nahirde Cemreî Akabe yanında kalktı "ben size Resulullahın Resulüyüm" dedi "ne ile" dediler, otuz veya kırk âyet kıraet etti, sonra da dedi ki:
"şu dört ile emrolundum; bu seneden sonra bu Beyte müşrik yaklaşmıyacak, Beyti uryan tavaf etmiyecek, her nefsi mü'minden başkası Cennete girmiyecek, her ahid sahibine ahdi itmam edilecek."
Yaratılmış olan kimse Tanrı olamaz. İster Muhammed (S.A.) olsun, ister Muhammed'den başkası.
Biri geldi, "Mazur gör bu gün bir şey pişiremedik" dedi.
Cevap verdim: "Ben senin pişirdiğin şeyleri ne yapayım? Gerek ki sen pişesin!" dedim.
"Nasıl pişeyim?" dedi.
"Sen nasıl müritsin ki, işaretten anlamıyorsun?" dedim.
Cevap verdi: "Eğer anlayış denilen şey, değişik olmasaydı, işaretlerde ve ibarelerde İslâm bilginleri uyuşmazlığa düşmezlerdi. Hele nass'lardan* tek mâna çıkarırlardı."
Ben sordum: "İslâm bilginleri arasında nasıl uyuşmazlık olabilir?" dedim. "O iki türlü görüş ve taassup senin işindir. Ebu Hanife eğer Şafiî'yi görseydi, başcağızın kucaklar, gözlerini öperdi. Tanrı kulları, Tanrı ile nasıl ayrılığa düşerler? Bu ayrılık nasıl mümkün olur? Sen ayrılık görüyorsan, KURBAN ol ki uzaklıktan kurtulasın!"
"Sözü geçen KURBAN hikâyesinden nasıl kurtulayım?" dedi.
"Kurban ol ki, kurtulasın" dedim. "Namazda, 'Allahu Ekber' demek KURBAN, yani Allah'a yaklaşmak içindir. Bu sözle ibadete başlayan kul, kendinden geçer. Eğer sende ululanma ve büyüklenme duyguları varsa, 'Allah' demelisin, O'na yaklaşmayı dilemelisin!
'imdi, daha ne zamana kadar putu koltuğunda taşıyarak namaza geleceksin?
'Allahu Ekber', yani 'Allah uludur' diyorsun, ama münafıklar, iki yüzlüler gibi putun koynunda duruyor!"
"İkra' B ismi rabbikellezî halak" "Oku ismiyle o rabbının ki yarattı"
NASS: -Kat'ilik/kesinlik/açıklık. -Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil. -Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık olan kelâm ve âyet/Akide. -Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet o haberi ilk söyleyene kadar nakledilişi isbat etmek. -Bazılarınca istihraç/çıkarım ve izhar/gösterim mânâlarından me'huzdur/çıkarım yapılmıştır. -Bir şeyin belâğ/yeterli açıklaması ve nihayetine denir. Bundan başka: Delil, haber, seyr-i şedid, ref', hüccet, bürhan, zuhur mânalarına da gelir.
Zerdüşt/Zarathustra, Bilgi'nin Efendisi'ne/ Ahura Mazdah'a/Gaib olan Bağışlayıcı'ya sordu;
"Tanrım, Şu yeryüzünde affı istenmemiş,bedeli ödenmemiş kaç kusurlu eylemden sonra, eylem sahibi lânetlenip mahkûm edilir?"
O zaman, O, Bilgi'nin Efendisi buyurdu;
"Bunlar beş tanedir ey bilge Zerdüşt. İnsanların yapabileceği bu eylemlerin ilki şudur:
Herhangi birisi bir dindar adama ödül vererek, akıl ve istekle onun bir başka inanca, bir başka kanuna veya bir başka ilme geçmesini sağlarsa; bunu yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir.
Eylemlerin ikincisi şudur:
Eğer birisi bir köpeğe, çayır köpeğine veya konak bekçi köpeğine parçalara ayrılmamış bütün kemik veya aşırı sıcak, kızgın besin verirse (bu köpeğin dişleri arasında sıkışırsa veya boğazında kalırsa), veya dilini yakarsa, bunu yaptığına bedel olarak lânetlenir.
Eylemlerin üçüncüsü şudur:
Eğer bir kimse bir yavruyu, hamile olan bir köpeği kovalar, bağırır veya onu korkutur ve köpek te bu nedenle çukura veya bir kuyuya veya bir hendeğe veya bir dereye veya bir akarsuya düşüp de zarar görürse; yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir.
Eylemlerin dördüncüsü şudur:
Eğer birisi, âdetli iken bir kadınla beraber olursa, bunu yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir.
Eylemlerin beşincisi şudur:
Eğer birisi hamile olup (memesinde) süt taşıyorsa veya (doğumundan) önceki zamanda bu sütsüz olduğu dönemde beraber olursa ve kadın bundan zarar grürse, bunu yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir."
Vendidad/Videvdat Kötü ruhlara karşı yasa 15: 1-81
"Çünkü yemekle yaşar tüm nesnel dünya; Yememekle ise -yok olur gider-!"
"Gerçeğe varışınıza bir tarih veriyorsunuz. Bu demektir ki o tarihte size bir şey olmuş. Ne oldu?"
Maharaj:
"Zihin olaylar üretmeyi durdurdu. O çok eskilerden gelme, kesintisiz arayış durdu. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey beklemiyordum, hiçbir şeyi kendime ait saymıyordum. uğrunda uğraş verecek bir "BEN" kalmamıştı. Hatta yalın "BEN-İM/VAR OLAN-IM" bile solup, kaybolmaya yüz tuttu.
Farkına vardığım bir diğer şey de alışılmış kesin kanılarımı kaybedişim idi. Daha önceleri birçok şeyden emindim. Şimdi ise hiçbir şeyden emin değilim. Fakat hissediyordum ki bilmemek ile hiçbir şey kaybetmiş olmadım, çünkü tüm bilgim yanlıştı. Bu bilmeyişim, aslında, tüm bilgilerimin cahillik olduğu, "Bilmiyorum" beyanının zihnin yapabileceği tek gerçek beyan olduğu bilgisiydi.
Şu "Ben doğdum" fikrini ele alalım. Siz onu doğru kabul edebilirsiniz, doğru değildir! Siz asla doğmadınız ve asla ölmeyeceksiniz! Doğmuş olan ve ölecek olan o fikirdir, siz değil. Kendinizi onunla özdeşleştirmeniz yüzünden siz ölümlü oldunuz.
Bir sinemada nasıl her şey ışık ise, öylece bilinç de uçsuz bucaksız dünya haline gelir.
Yakından bakın, göreceksiniz ki bütün isimler ve şekiller-sıfatlar bilinç okyanusu içinde gelip geçici dalgalardan başka şey değildirler; sadece bilincin varlığından söz etmek mümkündür, yoksa ona ait değişimlerden değil..
"İmkânat/imkânlar âlemi/kâinat hakkındaki tüm bilinenler asla Yaradan hakkında size yeterli olan bilgiyi vermez, veremez." anlamına gelebilecek sözcük. KUR'AN Şûrâ: 20 "Âhiret ekini isteyenin o ekinini artırırız; dünya ekini/fid dünya/zaman ve mekâna ait kültürel bilgi isteyene de ondan veririz ama böylesi için âhirette bir nasip yoktur."
Bakara:200 "İnsanlardan bazısı şöyle der: 'Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!' Böylesi için âhirette bir nasip yoktur."
30/11/2009 - ÎD-İ ADHÂ / KURBAN BAYRAMI / DİN GÜNÜ
"Dikkat ettiyseniz Kızılderili herşeyi bir döngü içerisinde yapar. Çünkü dünyanın gücü her zaman döngüler içinde kendini gösterir, herşey dönmeye gayret eder.
Bir zamanlar mutlu ve güçlü günlerimizde tüm kuvvetler bize kutsal bir çemberden gelirdi, o çember kırılmadığı müddetçe ulusumuz bayındır bir şekilde yaşardı. Evet, dünyanın gücü daire şeklinde çalışır.
Gökyüzü yuvarlaktır, yeryüzünün de top gibi yuvarlak olduğunu duydum. Yıldızlarda yuvarlaktır. Büyük güç rüzgar döne döne eser. Kuşlar yuvalarını daire şeklinde yaparlar, onların inancı da bizim inancımızın aynıdır. Güneş göğün bir ucundan diğerine gider gelir, böylece çember çizer. Ay da öyledir ve ikisi de yuvarlaktır. Mevsimler büyük bir döngü içinde değişir, oldukları yere daima geri gelirler. İnsanoğlunun yaşamı çocukluktan çocukluğa bir büyük dairedir. Herşey devri daim eder." Kara Geyik, Sioux Kabilesi uyurgezer.net
Bütün insanlara şamil olmak üzere, insanların daha üst bir realiteye tırmanabilmelerini temin hususunda, açık ve seçik bilgilerin verildiği GÜN'dür.
Tüm insanlık, devre devre, Din Günleri idrak etmiştir. Din günleri, bir dinin intişarı ve tamimi şeklinde anlaşılmamalıdır. Belki, bir Din Günü, yeni bir realite bilgisinin apaçık ortaya konması için hareket noktasıdır. Belki, ortasında bir faaliyet, belki sonudur.
Şurası muhakkak ki, insanlar, arzınızın insanları, milyarlarca seneden beri birtakım tekamül siklusları içinde bulunmak kaderiyle kalmışlardır.
Önünüzdeki masanın bir ucundan diğer ucuna kadar (olan mesafeyi) bir siklus kabul edin; yürümüşsünüz ve uca yakın gelmişsiniz. O uç, başka bir esasın başlangıç noktasıdır; fakat orada açık bir şuurla hareket etmediğiniz zaman o noktada kalamazsınız ki!.. Tekrar diğer başlangıç noktasına dönmek gerekir; ya da beklemek.
İşte her bir Din Günü, arz insanının arz-üstü insan olması için kendisine açılan rahmet kapısının esasıdır.
Sikluslara dikkat ediniz. Bunlar birer kuyruklu yıldız gibidir: Gelir, alır, tutunabilenleri götürür; kalanlar, o yıldızın devrini tekrar beklemek mecburiyetindedir.
Gündüz geceyi, gece gündüzü takib eder. Bu kadar.
Sadıklar Planı: Kademe-3 (27.5.1965)
KUR'AN CASİYE: 45/28
-O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır/onlara şöyle denilir: "Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!"
Bilesin ki, basîret ve yakîn ehline göre "canlı", avunup tesellî olan kişidir.
"Hayat" da avunmak ve tesellî olmaktır.
Yedi kat gök ve yerin mahlûkâtı, tesellî ve huzur bulma konusunun özünde hem-fikirdirler. Ancak tesellî olma ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır. Herkesin kendi makâm ve durumuna göre farklı bir tesellî yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur bulur, rahatlar, sâkinleşir. Onu kaybettiği zaman muzdarip ve huzursuz olur. Onunla rahatlayıp da gönlü sıkıntıdan kurtulduğundan , Hakk yolunun yolcuları olan Peygamberler şöyle demişlerdir:
"Falan kişi, falan şeyle CAN-lıdır ve onunla YAŞAM-aktadır."
Bu, CAN-lıyı ve HAYAT-ı tanımada genel kâidedir.
CAN-lılık ile HAYAT-ı, tafsilâtıyla ve sûfî tâifesinin târifi üzere tanımak istersen bilmelisin ki, dünyâ süsleri ile tesellî olup avunan kişinin mutluluğu, bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermektir.
O kişi dünya ile YAŞAM-aktadır, dünya ile CAN-lıdır.
Bu durum, Âdemoğlunun HAYAT derecesinin ve de konumunun en değersiz, aşağı seviyesidir. Çünkü dünya metâı ile huzur bularak avunma konusunda tüm hayvanlar, böcekler, vahşi ve ehlî hayvanlar, kuş ve balıklar ortaktırlar. Onlar, aldanış sarayının lezzetleri ile yaşarlar.
Bu yüzden âlemi yaradan Hak Teâlâ, niyet ve ilgisi dünya hazları olan insanlar ile hayvanları hep aynı kefeye koyup şöyle buyurmuştur:
"Bırak onları, yesinler, zevk alsınlar; ümid onları avundursun; ileride öğrenecekler"
Yine şöyle buyurmuştur:
"Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir."
TESELLİ: -Sorunları zekâ ve akıl yolu ile çözmeye yönelmek. -Nedensellik/illiyet -Principle of causality: Law of causation -Tümleyici unsur olan nedenler: -Nedenleri yasa kabul etmek: -Zannî olan aklî delil. -Bürhanın aşağı mertebesi olup, aklı, muhalif fikirlerle karışmamış ve bürhanı anlayamayacak kimseler için kullanılır. -İsbattan çok ikna vasfı taşır. -Gelenek, âdet ve sosyal yaşam ile tabiat yasaları yolu ile problemlere çözüm aramak/göstermek.
*Teselli ya da sorunlara çözüm bulmak, sadece tabiat ve sosyal yaşam yasaları ile/YAŞAM DÜSTURLARI ile/referans ve formülleri/ölçüleri ile mümkün olamamaktadır. Eşzamanlı olarak HAYAT boyutu gizli te'sirlerine/ enerjilerine/bağlı olarak haberlerine de muhatab olmak elzemdir.
AHBÂR- I GAYB: Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.
"..Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi; musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında gelen musibetin belki on mislinden fazla mânevi bir musibet-o intizardan-çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye tarafından gizli, perdeli bırakılmış.
Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş. $ düsturuna karşı hürmetsizlik, itaatsizlik etmemek için de medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız, işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler.
Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri te'vil edip iman etmediler.
Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül
Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen haber vermişler." (Şua'lar)
Aydınlanma/İnisiyasyon/İrşad yolunda üç bilgi kanalı (mathesis, gnosis, pethesis)olduğundan bahs etmiş ve Misterlerin, bu üç bilginin tümünün edinilmesi sonucunda aydınlanmayı amaçladıklarını söylemiştik. Ancak, adaya, yüksek öğretileri şahsen deneyimleme fırsatını vermek suretiyle, özellikle üçüncü aşama müfredatının üzerinde durulurdu.
Bazı Myster inisiyasyon sistemlerinde ise, başlıca iki düzey uygulamaları görülüyordu:
1. İsteyen herkesin katılabildiği; "EGZOTERİK/EXOTERİC" dış halka: -Kolay anlaşılabilir, gizli olmayan, nesnel bilgiler. -Figüratif/süslü, sembolik, mecazî anlatımlar. -İnnî/sonsal/a posteriori/duyusal deneyimler. -Imparted: yöresel moda terimler ve nominal/ismî ifadeler kullanarak bilgi aktarımı.
2. Seçilmiş birkaç kişi için oluşturulmuş; "EZOTERİK/ESOTERIC" iç halka: -Belirli bir grup tarafından anlaşılan veya onlara hitab eden/Hususî, özel, anlaşılması zor. -A priori/kablî/deneysellik dışı/us'tan gelen. -Gizli, saklı, mektum. -Ebced, Cifr -Mukattaat: "Bir zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı Huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki $ gibi mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir ile dediler: "Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır." Hz. Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi: "Az değil!" Sâir surelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve ferman etti. "Daha var." Onlar sustular. -ŞUALAR İnisiye adaylarının kesinlikle ketum olmaları şarttı. Kendilerine ifşa edilenleri hiçbir zaman başkalarına açıklayamazlardı. Gizli bir bilginin açık/bilinir hale getirilmesinin, bilgiyi gücünden yoksun kılacağına, içeriğini ayaklar altına alacağına ve taşıdığı süptil* hakikatleri negatif tesirlere açacağına inanılırdı. İşte bu ketumiyet sayesinde, uygulanan ayinlerin çevresinde bir mistik daire çizilmiş oluyor ve bu majik örtü kapsamında bir te'sir birikimi oluşturuluyordu.
KUR'AN RA'D: 11 Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindeki/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez. (olaylar ve sorunlar karşısında hükme giderken temel aldıkları kişisel ölçülerini mental'de/zihin'de ve uslam boyutunda değiştirmedikçe/düzenlemedikçe,) ** SUPTİL/SUBTLE: -Hoş, tatlı, ince, incelikli,çözümü zor. -Ustaca yapılmış/düzenlenmiş. -Mental farkındalığın artışı ile, beden ve çevresinde/ causal boyutta duyarlı, hassas bir enerji/erk alanı oluşumu /AURA.
Mysterion: Genel ibadetler ile birlikte mevcud olan ve fakat mahiyet'ten gizli olan, yalnız vâkıf olanlara özel, ve ancak mahremler tarafından bilinmesi gerekli olan mezheplerin bütünü.
Dinde: Mü'min'in inanması gerektiği kabul edilen fakat aklın üstünde/aklı aşan bilgiler olduğundan anlayamadığı, ama iman eseri olarak kabul ettiği içedoğuş, sezgi, ilham yoluyla bilinen itikâtlardır.
Felsefede: Sembol ve şekil altında gizli olan manâ. İnsan aklı için anlaşılmayan şey.
Yunanca "Mysterion" deyimi: Gizli şey, başkasına söylenmesi uygun olmayan, bir haber, ibret veren bir olay, gizli bir sırrı ifade etmek için kullanılır.
Metapsişik Terimler Sözlüğü Ergün ArıkdalRuh ve Madde Yayınları-1971 Etimolojik olarak MİSTER kelimesi, Grek kökenli MYEIN/ KAPAMAK fiilinden türemiştir. Mister'ler, katılan adayın inisiye*edilmesi gerekli türden gizli kült**ler olduğu için, dudaklar ile gözlerin "kapatılması" söz konusuydu.
Aydınlanma/İnisiyasyon/İrşad yolunda üç bilgi kanalı ifade edilmektedir:
1. Mathesis/Riyazet: -Fenn ve matematik bilgileri öğrenimi. -İhtisasî ve istatistikî bilgiler.
2. Gnosis/yüksek akıl, olgunlaşma: -Tefekkür ve sezgi kanalı bilgileri. -İrfan -Knowledge of spiritual truth: -Spiritual seviye bilgisi, -Hıristiyanlığın başlangıcında ruhani sırları ve yaradılışın sırrını bilmek noktası.
3. Pathesis/Rabıta'nın kurulması: -Üçüncü göz'ün açılması. -Görme yeteneği artışı. -Tabiî şevk ve meyil ve heves. -Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a ve sâir mukaddesata yönelmesi. -Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret. -Tabiî şevk ve meyil ve heves.
Misterler bu üç tür bilginin hepsini birden edinmek/ üç kanal bilgi müfredatını tamamlamak sonucunda aydınlanmayı amaçlar.
Not: -Bu son nokta, "ferdiyet" olarak anlaşılabilir: -Cenâb-ı Hakk'ın birliği. -Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden Allah'ın (C.C.) sıfatı.
-Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse: Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders alarak irşadda bulunabilen büyük velilik. Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan doğruya Kur'andan ders alan ve ders veren büyük zâtın makamıdır. -Osmanlıca Lügat İnisiyeye "mystes", inisiyeyi Misterlere takdim edene, "mystagogos/önderlik eden" denirdi.
Myster/Mister/Master; bu sistemde ÖĞRETİCİ ve de UYGULATICI ÖĞRETMEN olarak bilinir. Bu kültlerin liderleri arasında, "hierophantes/hierofant/ kutsal konuların açıklayıcısı" ile, "dadouchos/meş'ale tutucusu" gibi rütbeler yer alıyordu.
Bir Mister topluluğunun uygulamaları, hep birlikte yenen yemekler, hep birlikte yapılan danslar ve kendine özgü törenlerden oluşurdu. Aynı yemeği yiyen ve içkiyi içen, aynı danslara katılan, aynı gösterilere tanık olan kişiler, artık aynı bünyenin üyeleri haline gelirlerdi.
Mister inançları, Greko-Romen dünyasında resmi halk dinlerinin sağlayamadığı, dinî deneyimleri edinmenin bir yolunu insanlara sunan gizli kültlerdi. Bu kültlerin kökeni, dünyanın çoğu yerinde ilkel halklar tarafından uygulanan kabile törenlerine kadar gider.
İlkel topluluklarda, bir klanın/komünün/kavmin ya da köyün tüm üyeleri inisiye olurken, Grek aleminde ise inisiyasyon, bir kişisel seçim konusu olup çıkmıştı.
Mister dinleri, İS.1 ile İS. 3. yy. arasında en şatafatlı dönemlerine ulaşmışlardır. O günlerde insan, bu tür birçok dinden istediğini seçiyordu.
-Mystery Religious Richard Cavendish -PSİ-Macropedia -Kişisel ilâveler * İNİSİYASYON/İRŞAD: -Doğru yolu göstermek. -Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. -Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. -Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. -Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması.
Istılah/Terim olarak İnisiyasyon: -Hak ve hakikatı arayan kimselere bir mürşid-i ekmelin Kur'ânî ve İslâmî eserleriyle veya sözüyle Sırat-ı Müstakim olan İslâmiyet yolunu tanıtması ve tarif etmesi. -İmanı kuvvetlendiren ve inkişaf ettiren tahkikî ve yakînî delillerle hak ve hakikatı talim ve tedris etmesi.
** KÜLT/CULTE: -Din, mezhep, tarikat/inanç/tapınma/tutku/heves -Yerel özellikler taşıyan dinî törenler -Belli bir dönemde aşırı ilgi gören film vb. ** CULTUVATE; -Tarlayı sürüp ekmek, yetiştirmek. -Terbiye etmek/beslemek. -(başka bir kimseyi) Kendine bağlamaya çalışmak. -Kibarlık, incelik, münevverlik, irfan.
24/11/2009 - ŞEYH BEDREDDİN; BATINÎLİK VE TASAVVUF - 3
Mutlak Varlık etkileyiş olarak TANRI; etkileniş olarak KUL'dur. Tabiat ve Tanrı arasında fark yoktur. Varlık, birlik açısından ele alındığı zaman TANRI; çokluk açısından ele alındığı zaman EVREN ya da TABİAT'tır. Mutlak Varlık, madde ve ruh biçimlerine bürünerek ortaya çıkar; bunlar aynı gerçeğin iki yüzüdürler.
Bedreddin'in, maddeyi de ruh mertebesinde tuttuğu görülüyor. Başka deyişle, madde ile ruhun kökünün tek ve bir olduğunu söylüyor. Fikirleri, onun maddeci yanı ağır basan bir heptanrıcı olduğunu gösterir.
"Varlığın bütün mertebeleri, cisimler âleminin içinde ortaya çıkar; cisimler âlemi içindedir. Hatta cisimler âlemi bütünü ile ortadan kalksa, soyut gerçekler ile ruhlar âlemi de ortadan kalkar." diyor Bedreddin.
Anlaşılmakta ki, cisimlerin ve maddî gerçeğin dışında, ötesinde ve üstünde; bağımsız ruhların ya da manevî ve soyut varlıkların bulunduğunu kabul etmemektedir. Bilindiği gibi, maddeci görüşün ana özelliği de budur.
Bedreddin'in ahlâk görüşü de, varlık hakkındaki temel görüşüne yani metafiziğine bağlıdır. İnsanı, varlıkların en kusursuzu olarak gören filozof, en karşıt kuvvetlerin insanda bir araya gelmiş olduğunu; en büyük ve keskin çatışma alanının insan ruhu olduğunu ileri sürer.
Şeytan ile meleğin, kötü ile iyinin çatışması, mücadelesi, aslında insan ruhunda/nefsinde olup bitmektedir. Gerçek varlığa, mutlağa, hakikate ulaşmamızı sağlayan her şey melektir/iyiliktir; yanlışa, dış görünüşe, aşağı dünyaya bağlanmamıza yol açan her şey de şeytandır/kötülüktür.
İnsan nefsinde kötü ile iyi yönün; tutku ile vicdan sesinin çatışmasıdır bu. Olgun, ahlâklı ve bilge insan, böylesi bir çatışmadan zafer kazanarak çıkan insandır. Tasavvuf ahlâkının felsefî yanı, önemi Bedreddin'de açık olarak görünür.
24/11/2009 - ŞEYH BEDREDDİN; BATINÎLİK VE TASAVVUF - 2
Bedreddin, Mutlak Varlık'tan/Hakk'tan başka hiçbir şeyin varolmadığını söylüyor. Tüm farklar, karşıtlıklar ve çelişmeler, O'nun içinde eriyip kaybolur..
KUR'AN Suretül Bekareti: 2
"İşte sana o Kitap! Kuşku/şübhe/çelişme/tutarsızlık yok onda.."
"Zâlik el kitâbü lâ reybe.."
"Zâlik el Kitâb": Te'vil'e açık/ancak te'vil edilerek anlaşılabilir, akl'a hitab eden müteşabih bir mekân/imkânat âlemi'/Kâinat Kitabı.
Tilavet-i Kur'ân: Kur'an-ı Kerim'i usulüne göre okumak, mânâsını tefekkür etmek.
Terim=Istılah 1. Bir bilim, sanat, meslek dalıyla veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan kelime. 2. Geleneksel mantıkta özne veya yüklem. 3. Cebirsel bir anlatımda + veya - işaretleri arasında bulunan parçalardan her biri. 4. Bir denklemde = işaretinin iki yanındaki anlatımlardan her biri. 5. Bir kesrin pay ve paydasından her biri, had. 6. Bilim veya sanat kavramları için kullanılan anlamı sınırlı sözcük. 7. Bilim, teknik, sanat, spor, zanaat gibi çeşitli uzmanlık alanlarının kavramlarına verilen sınırlı ve özel anlamdaki ad. 8. a. Kapalı ya da açık terim; tekil terim. Karş.ad: bireysel değişken. b.Tekil ya da genel terim. Karş.ad: yüklem. c. Geleneksel mantıkta özne ya da yüklem. Karş.: evrensel terim/olumsuzlamalı terim, olumsuzlamasız terim, boş terim, kurucu yalan terim, büyük terim, küçük terim, orta terim, terim yöneten. tdk. sözlük "..fi hi nüden lil müttekıyn."
"..fîhi tedennü'.." "..yakin ilm'i olanlar için mütteki.": yol gösterici/rehber/yönlendirici/sevk edici Scripture sibernasyon/cybernetic
23/11/2009 - ŞEYH BEDREDDİN; BATINÎLİK VE TASAVVUF - 1
Bedreddin'in, "sosyalist toplum felsefesi" ileri sürdüğü söylenir. Önayak olduğu hareket, bu çeşitte fikirlerden beslenmiş gibi görünmektedir. Başkaca ve genel olarak batınîlikte ve tasavvufta, "EŞİTLİK" fikrinin, toplumun gerçeklerine yöneltilmesi ve uygulanması konusunda bir eğilim, devrimci bir tutum olduğunu da söylemeliyiz. Bununla birlikte, eski tarihçilerin Bedreddin'e atfettikleri toplumcu düşünceler, bu güne kadar bilinen eserlerinde görülmemektedir.
Meşhur eseri VARİDAT, "mutlak varlık ve birlik, dünya ve ahiret, insan iradesinin hürlüğü, dünyadan eletek çekme ve çile, cesetlerin haşri, ibadet, tasavvuf, rüya vb." gibi konular hakkındaki konuşmalarının ve açıklamalarının bir araya toplanmasından meydana gelmiştir.
Düşünür, eserinde, öncelikle, kutsal kitaplarda anlatılan ve peygamberlerin söylediklerinin birer sembol olduğunu açıklamakla işe başlıyor*. Kitaplar, halkın anlayabilmesini sağlayabilmek için, hakikatleri semboller ve mecazlar ile dile getirirler. Bu sembol ile mecazların, iç anlamı vardır ve gerçek anlamı, bu iç anlamıdır. Cennet ve cehennem, bu hayatta var olan şeylerdir. İyi ve güzel olan her şey cennet, aşağı ve çirkin olan her şey cehennemdir.
Hakikatin bilinmesinde üç kesinlik derece/aşaması vardır. Bedreddin'in burada, mutasavvıflar tarafından genellikle kabul edilen dereceleri benimsediği görülüyor; Bu üç derece: İlmelyakîn, Aynelyakîn ve Hakkelyakîn'dir.
Bir nesnenin nitelikleri hakkında duyarak bilgi edinirsek bu İlmelyakîn'dir, yani bilme'dir.
Nesnenin niteliklerini kendimiz görürsek; bu Aynelyakîn'dir, yani görme'dir.
O nitelikleri, kendimiz yaşayıp o nitelikleri edinir, o nitelikler haline dönüşürsek, bu, Hakkelyakîn'dir, yani olmak'tır.
Bir insanın, Tanrı'ya yaklaşmasında şüphe duyulamaz olan dereceler/aşamalar olarak, tasavvufun; bilme, görme ve olma'yı genellikle kabul ettiği bilinmektedir.**
Felsefe El Kitabı Selâhattin Hilav 1970
*
VARİDAT: 1
"Esirgeyen, yarlığayan Tanrı adıyla. Tanrım senden yardım dileriz. İyilikle bitir işi.
Ahiret işlerinin, bilgisizlerin sandıkları gibi olmadığını bil. O işler görünmeyen/gayb ve melekût evreniyle ilgilidir. Sıradan kimselerin sandıkları gibi duyu evreni/şehadet âlemi ile değil.
Peygamberlerin, özü arınmış kimselerin sözleri doğrudur. yanlışlık onların söylediklerini anlamadadır.
İyi bil, kuşkulanma, bildirilerle bize ulaşan, yazılı belgelerle anlatılıp yayılan cennet, hûriler, köşkler, ağaçlar, yemişler, ırmaklar, azap ve ateş, bunlara benzeyen başka varlıklar, sözcüklerin yüzden anlamlarıyla açıklanamaz. Onların daha derin anlamları vardır. Onları ancak Tanrıyla yakınlık kuran, içi dışı arınmış kimseler bilirler, anlarlar.
Tapınma/ibadet'i gerekli göstermenin amacı gönülleri geçici varlıklardan sıyırıp en yüce varlığa, başlangıcı olmayan varlığa yöneltmektir. Geçici varlıklara bağlanan bir gönülle bin yıl namaz kılsan sevapla ilgi kazancın olmaz..
"Bir insanın davranışı nasıl olmalıdır?" diye sordu.
-Üstad cevap verdi:
"Sözlerinde samimi ve doğru, bağlı olarak davranışlarında saygılı ve dikkatli ise, bu insanın davranışı kuzeyin ve güneyin vahşi kabileleri arasında bile takdir edilir.
Eğer sözlerinde samimi ve doğru değilse, bağlı olarak davranışlarında da saygılı ve dikkatli olamayacak bu insan, komşuları arasında takdir edilebilir mi?
Yayan iken önündeki iki şey'i görürse*, arabaya biner ve boyunduruğa bağlı olan şeyleri de görür ve işte o zaman bu şeyler O'nun kontrolu altına girer."
-Tzu-Chang, bu sözleri kemerinin üzerine yazdı.
Konfüçyüs Konuşmalar M.E.B. 1962
*Önündeki iki şey'i görmek; Önünde bir at ile bir araba gören kişi, üçüncü bir şey'i daha görmelidir; "bir at arabası.."
Doğu dinlerinin Hammacher-Schlemmer'i: Garip ve büyük çapta işe yaramaz mallarla, ayrıca yaşlı ve demografik/nüfus bakımdan istenmeyen müşterilerle dolu belki de en önemlisi, aynı caddedeki Bloomingsdale's'in gölgesinde kalmış, yani, 6. yy.da, Kore'nin üzerinden ithal edilmiş Çin malı Budacılık; Şintocu nüfusunun günümüzde bu kadar fazla olmasının nedeni, kısmen sadece alışkanlık kısmen de çoğunun aynı zamanda Budacı olmasıdır.
Antik Japonya'nın dini olan Şinto: Japonca kami-no-miçi- daha sonra Çince karşılığı, shin-tao'dan (tanrıların yolu) türetilmiş hali. (5.yy.da, Japonya'nın, Çin dilini alıncaya kadar yazılı bir dili yoktu)
MÖ. 700 dolaylarında, atalara tapınma ile doğaya tapınma biçiminin bir tür bileşiminden doğan bu dinin, Yüce Güneş Tanrıçası'nın önderliğinde, hane koruyucusu ruhlardan ve buyurucu ağaç, nehir, kaya ve köy tanrılarından-ki Tanrısal Rüzgâr Kamikaze'de dahildir-tanrılaşmış imparatorlardan , ve pek çok çeşitli ulusal kahramanları kapsayan karmaşık bir kami ya da tanrılar panteonu vardı.
Ahlâki veya felsefi bir sistem olmaktan çok bir dizi âdetten ayinden ibaret olan Şintoculuk, saflığa, özellikle bedensel temizliğe ve söz dinlerliğe çok önem verir, ölümden sonra yaşam üzerinde durmazken, ben-merkezli düşünmeyle ve ben-merkezli olmayan düşünme karşıtlığı üzerinde fazlaca durur ve şu inancı canlı tutar: Japonlar, üzerinde yaşam sürdürdükleri adaya, herkesin anımsadığına göre ve esasen tek başlarına yerleştiklerine göre, hepsi birbirleriyle, büyük yöneticileriyle, Yüce Güneş Tanrıçası'nın kendisiyle akrabadırlar.
Şintoculuğun saydığımız bu son temel ilkeleri yüzündendir ki, İkinci Dünya Savaşı süresince çok fazla sayıda Japon, imparatorları için harakiri yapmış ve savaştan kısa bir süre sonra, Douglas MacArtur, Şintoculuğu dinsel araç olarak değerlendirip, kullanmayı yasaklamıştır. J. Jones-W. Wilson Fazla Kültür Göz Çıkarmaz Boyner Yayınları
Küçük bir yavru ağladığı, bir türlü susmak bilmediği zaman, dadısı çok kere bu çocuğun huyları üzerinde ve nelerin hoşuna gidip, nelerin gitmediği hakkında inceden inceye tahminlerde bulunur; hatta ırsiyetin yardımına bile başvurarak: "ne olacak ki, babasının oğlu"der; yapmakta olduğu psikolojik yorumlamalar, huysuzluğun gerçek sebebi, kundaktaki, batan gizli iğneyi bulup çıkarıncaya kadar da devam eder.
Boukefal adında meşhur at, henüz küçük bir çocuk olan İskender'e (Büyük İskender) getirildiği zaman, tehlikeli olan hayvanın üzerinde duracak tek binici çıkmamıştı. Sıradan bir adam bu duruma bakarak: "hayvan huysuz" deyip, öylece işin içinden çıkardı. Ama, İskender iğneyi aradı ve çok çabuk da buldu: Boukefal'in kendi gölgesinden çok fena korktuğuna dikkat etmişti; bu korku gölgesini de şahlandırdığı için, bu yüzden huzursuzluğunun sonu gelmiyordu. İskender, Boukefal'in başını güneşe doğru çevirdi, hep bu doğrultuya sürerek hayvanı yatıştırmayı ve yormayı başardı.
Böylece Aristo'nun öğrencisi, biliyordu ki:
"Gerçek sebeblerini bilmedikçe, huylarımıza asla hükmümüz geçmez.."
Pek çok kimseler korkunun aleyhinde bulunmuşlardır, hem de çok haklı olarak; ama korkan bir insan mantık dinlemez; O sadece kalbinin vuruşlarıyla birlikte akan kanının ataklarını duyumsar.
Bilgiç adam, tehlikeden korkuya giden bir muhakeme yürütür; Hislerine tutsak bir insanın muhakemesi ise, korkudan tehlikeye doğrudur; İkisi de mantıklı olmak isterler ve ikisi de yanılırlar; Ama bilgiç iki kat yanılır; Gerçek sebeblerden habersizdir ve ötekinin hatasını anlamaz.
Korkan adam iyice farkında olduğu bu gerçek korkuyu açıklayabilmek için tehlikeler icad eder. Hiç tehlikesiz bile olsa, ani ve habersiz oluşan her şey onda korkuyu uyandırır. Örneğin, yakınından gelen ve beklenmeyen tabanca sesi, ya da hiç beklemediği birinin birdenbire karşısına çıkıvermesi; Maraşal Massena, yarı karanlık koridorda karşısına çıkan heykelden korkarak tabana kuvvet kaçmıştı.
Bir insanın sabırsızlığı ve huysuzluğu bazen, uzun süre ayakta kalmış olmasından ileri gelir; Sebebler üzerinde muhakemeler yürütecek yerde, ona bir iskemle verin.
Talleyrand, "huylar her işin başıdır" derken tahmininden çok daha büyük bir gerçeği ifade ediyordu. Başkalarını rahatsız etmemek kaygısıyla iğneyi arıyor, araya araya da buluyordu. Bugün tüm bu diplomatların kundağında fena yerleştirilmiş birer iğneleri vardır ve Avrupa siyasi hayatındaki ortaya çıkan güçlükler de bu yüzdendir..
Herkes şunu bilir, bir çocuk bağırdı mı başka çocuklar bağırmaya başlar ve daha beteri, bağırmaktan bağırırlar. Dadılar, âdetleri olan bir hareketle, çocuğu yüzükoyun yatırır, hemen hareketler ve rejimler değiştirilir; İşte bu hayli beceriksiz bir ikna etme sanatı..
1914'ün felâketleri bana kalırsa, yüksek mevkide bulunan bütün insanların, şaşkınlığa kapılmalarından doğmuştur; o yüzden korktular.
Korkudan öfkeye bir adım vardır; heyecanların arkasından kızgınlıklar ortaya çıkar. İnsanda rahat ve huzurun ansızın bozulması hayra alâmet değildir; Böyle bir insan, çok kere değişiverir ve çok değişir, birdenbire uyandırılan bir insan gibi fazla uyanır. O kişiye hemen, huysuz demeyin, tabiatı şöyledir böyledir demeyin; iğneyi arayın!
20/11/2009 - SÜLEYMAN PEYGAMBER'İN HİKÂYESİ / NİZAMÎ
1010: Süleyman Peygamber, bir gün saltanat işlerini bitirmiş, havalarda gezen tahtını Tanrı erenlerinden birine doğru yöneltmişti. Gök kubbe altında havalanan tahtı bir ova yolunu tuttu. Çölde bir çiftçiye rastlayınca gönlünde bir nevî tazelik duydu. Çiftçi, kulübesinden alarak getirdiği ekinlerin bir kısmını tarlasına saçıyor, her yana tohum atıyordu. Ektiği tohumların her danesinden bir başak filizlenmişti.
1015: Köylünün emeği ile yeşillenmiş tohumların manzarası, Süleyman'a konuşma fırsatını verdi:
"Ey eşsiz ihtiyar!" dedi. "Biraz cömert davran.. Madem ki bu kadar ekinin var, bunları yemeye bak.. Tuzağın yoksa boşa tane saçma.. Benim gibi kuşların dilinden de anlamıyorsun, bari bu zahmetten vazgeç.. Elde belin yok ki ovanın toprağını kazasın, suyun yok ki ektiğini yeşertesin.. Bırak şu boş savaşı! Biz en sulak yerlere tohumu ektiğimiz halde, ektiğimiz şeylerden ne biçebildik?
1020: Sen bu çorak çöllerden ve bu kurak topraklardan neler kazanabilirsin?"
İhtiyar cevap verdi:
"Sözlerimden incinme.. Ben su ve toprağın feyzinden bir şey beklemem, benim kuru ile yaş ile de işim yok. Emek benden, yetiştirmek Allah' tandır. Benim suyum işte şu alnımdan çıkan ter, belim ile sabanım tırnaklarımın ucudur. Başımda memleket, saltanat kaygısı da yok. Ömrüm oldukça bu ekin bana bol bol yetişir.
1025: Bana, tek bir tanenin yedi yüz misli artacağı müjdesi verilmiştir. Tânede şeytanın ortaklığı yoktur, bire yedi yüz verir. Her şeyden önce sağlam tohum gerektir ki başağın düğümü iyi çözülebilsin.." Tanrı nurundan ışık alan gözler, elbiseyi vücuda göre dikmesini bilirler. Her eşek, İsa'nın yükünü çekemez, her baş devlet işlerini kavrayamaz..
1030: Bir gergedan filin boynunu koparır, fakat karınca çekirgenin ayağından çekemez. Deniz, içine boşanan yüzlerce ırmaktan ses çıkarmaz, fakat ırmak bir sel suyu ile gürültü koparır. Bu gök kubbe altında herkesin mertebesi kendine göredir. Devletlûlere meşakkat çekmek yaraşır. Onlar ufak tefek ıstıraplardan şikâyet etmezler. Her nefes, saz ahengi olmadığı gibi, her kalb de Tanrı sırlarına gebe değildir. Bu gerçeği tekrar etmiyeceğim, çünkü çiğlik olur. Zaten naz çekmek Nizamî'nin işidir..
Bütün dünya insanlığına şamil olmak/kapsamak üzere, insaniyetin şuur/idrak/kavrayış berraklığında yeni bir yoğunlaşma devresi yakındır.
Bu yoğunlaşma devresi, tüm insanların inancı ile değil, herkes için aynı derece sorunların çözümünde gerekli düstur/genel kural olan bilgiler kanalıyla açılacaktır. Bu bilgilerin başlıca gayesi, insanın ve maddenin gayesidir. İnsan olarak tekâmül etmekte/olgunlaşmakta bulunan ruhun, dünyasal koşullar içerisinde elde etmesi gerekli seviyeler ve bunların delilleri/kanıtları vardır. Böyle bir devre/çevrim/cycle içerisine daha kolay ve donanımlı olarak girebilmek ve aşama kazanabilmek için hazırlıklı bulunmak şarttır.
Hazırlık; insanın kendi nefsi/kişilik olma sanısı/illüzyonu ile mücadele etmesi, her mücadelenin bir karşılığı olarak ortaya çıkacak vicdan sesini, uygulamaya geçirmesidir. Ki, bütün şümulüyle sizleri baskısı altına alacak, yeni bir devre/cycle içerisinde gecikilmiş ve intıbak/uyumlanma yeteneği zayıflamış ve çürük kalınılmasın.
Görünen şudur; insanların isnad ettiği/belli bir nedene dayanarak oluşturduğu sistemleri, prensipleri ve moral dayanakları, onların hız alıp sıçramalarını temin edecek kadar kuvvetli değildir. Bu bir icab/olumlamadır.Bu icab, yeni bir realitenin teşevvüşü/karmaşıklığıdır. Doğrusu, insanın ayakları altında bulunan zeminin sağlam olması, her koşulda hayrına değildir. Çürük, kaygan zeminden, daha sağlam bir zemine geçebilmek cehdini/nefse söz geçirebilme gayretini ancak insan gösterir.
İnanç devri bitmiştir. Hiç bir şey/konu insan anlayışının/ mantalitesinin tenkidi/eleştirisinden geçmeden, maddî manevî çıkarlarını tatmin edemeden/doyum noktasına ulaştırılmadan kabul edilemez. Bunları da ancak, bütün inançların zeminini ve asıl prensibini teşkil eden bilgiler ve ruhî kanunlar sağlar.
Böylece bütün insaniyet muvacehesinde/yüzyüze gelişi noktasında, fertlerin, behemehal/her koşulda ve daima nefis kontrolu altında, düzgün işleyen bir vicdan kanalına girmesi zarurîdir. Bunun tahakkuku karşısında hiç bir güç ve kuvvet mâni teşkil edemez. Çünkü bu, hem ruhî hem de kozmik bir revolution/yüksek değerde bir devrimdir..