BİR MOORTİP VERSİYONU

18/12/2009 - DÜŞ / RÜYA' NIN HAKİKATİ - 2



Peygamberlerde ise daha başkadır. Onlarda var olan,

"insansılıktan sıyrılıp salt melekliğe" geçiş yeteneğidir.
Ki, insanlarda bulunan tinselliklerin en üstünüdür bu.
Peygamberlerdeki bu yetenek, "vahy" durumlarında
yinelenerek belirir. Bedensel algılama yollarının üstüne
çıktığı zaman/farklı titreşim boyutlarında iken belirir bu
yetenek. O sırada uyku durumundaki algılanana benzer
bir algı oluşur. Birçok yönden daha üstün bir basamakta
bulunsa bile, uyku durumundaki algıya olan benzerliği
açıktır.

http://interlock.blogcu.com/13-ya-da-sumen-alti-kalmak_25458041.html

http://interlock.blogcu.com/kevser-had-s_1122045.html

Bu benzerlikten dolayı "şeriat koyucu Hz. Muhammed"
düşten söz ederken, "peygamberliğin kırkaltı cüzünden
biri" olduğunu söylemiştir. Bu söz, "..kırküç cüzünden,
yetmiş cüzünden.." biridir biçiminde de aktarılır. Ama
hiç birinde temel amaç olarak sayı hiç önemli değildir.
Çokluk ve aşamalardaki değişiklik anlatılmak istenmiştir..

Tüm insanlarda güç durumunda/bilkuvve bulunan algı
yeteneği uzak bir yetenektir. İş durumuna ulaşmasına
elvermeyen birçok uğraştırıcı ve engelleyici parazitler/
şeyler vardır. Bunların en büyüğü de "dış duyular" ya da
hiss'lerdir. Onun için Tanrı, duyularının perdesi uykuda
kalkabilecek yapıda yaratmıştır insanları.
O uyku ki, insanlar için doğal bir olaydır.
Algılayıcı özbenlik, perde kalktığı zaman ve hemen bilgi
almaya girişir. "Gerçek dünyası" ndan almaya yöneldiği
bilgilerden elde etmeye koyulur.
Elde eder de kimi zaman..
Bir anlık bir süre içinde..
İşte o zaman, algılayıcı özbenlik, isteğine kavuşmuş olur.
Bundan dolayı şeriat koyucu, uyku sırasındaki algıyı,
"peygamberliğin müjdeci" lerinden saymıştır.

"Peygamberlikten bir şey kalmadı müjdecilerinden
   başka." demişti

"Ey Tanrı elçisi, anlatmak istediğin hangi müjdecilerdir?"
  diye sordular. O da:

"Demek istediğim temiz düştür. Ki onu temiz insan görür.
  Ya da o insana görmesi sağlanır." diye karşılık verdi.

Şimdi, uyku sırasında "duyuların perdesi" nin neden
kalktığını sana anlatayım:

Algılayıcı özbenlik, "cisimli hayvansal ruh" ile algılar ve
işlevini yerine getirir. Hayvansal ruh, ince "buhar/astral"
dir. Ki, merkezi, "kalbin sol iç kesimi" ndedir. Calinus'un
ve başkalarının teşrih/anatomi ile ilgili kitaplarında ifade
ettiklerine göre böyledir. Hayvansal ruh, küçük-büyük
kan damarları/şiryanat ve uruk ile birlikte tüm vücutta
dolaşır, duyu, hareket verir, diğer bedensel işlevlerde
de bulunur.

Hayvansal ruh'un ince/ yoğun olmayan varlığı, beyine/
dimağ'a da yükselir ve ilettiği serinlikle onu  dengeye
kavuşturur. Beynin içindeki güçlerin ödevlerini eksiksiz
yerine getirmelerini sağlar.

İşte algılayıcı özbenlik, buhar niteliğindeki ruh aracılığı
ile algılar ve düşünür. Bu ruh'a bağlıdır her zaman.

İbni Haldun
Mukaddime


Calinus/Galenos:
-Pergamon/Bergama'lı,
İÖ 129 Bergama-doğum
İÖ 199 Roma-ölüm
Deneysel fizyolojinin kurucusu sayılan, Eski Yunanlı
hekim. Eski çağların en büyük hekimlerinden biri olan
Galenos'un kuramsal ve uygulamalı tıp alanında etkisi,
ortaçağ ve Rönesans boyunca bütün tıp dünyasına
egemen olmuştur.


Dört Beden:
1- Fizik beden: Corps Physique.
Kendiliğinden hareket yoktur.

2- Esirî beden: Corps Etherique.
Hayat kudretlerinin makarrı/merkezi,
Fizik bedenin şeklini verir, canlandırır.

3- Astral beden: Corps Astral.
Mental Merkezin gezegeni/planetary/
Hayat menbaı.
Hassasiyetin, tahayyülün, ve hayvanî
ihtirasların makarrı.
Düşünce vardır ve fakat aklî değil, hissi
bir düşüncedir. Fizik bedene bağlıdır.
Fazla uzaklaşamaz.

4- Mental beden: Corps Mental.
Ansal/Zihinsel/Düşünsel Beden/Cesed.
Astral bedeni canlandırır.
Diğer üç bedene göre en seyyal olanıdır.
Asil ve yüksek düşüncenin, irade ve zeka'nın
makarrı.
Kazanılmış tüm hatıralar ve bilgiler burada
tekerrür eder. Tüm şuurlu hadiseler burada
geçer.
Taakkul ve muhakemenin yeri.

Ruh ve Kâinat
Bedri Ruhselman
İkinci kısım-Birinci bahis


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : İBN-İ HALDUN,RUYA HAKİKATI,RUH VE MADDE

16/12/2009 - DÜŞ / RÜYA' NIN HAKİKATİ - 1

dali-dream
Düşün ne olduğuna gelince:
Düş, algılayıcı özbenliğin/sensory, kendi tinsel
varlığında, olguların biçimlerini bir anda görme
durumudur. Çünkü özbenlik tinsel durumdayken
olguların biçimleri onda gerçekleşmiş bir halde
bulunmaktadır. Diğer tinsel varlıklarda da durum
böyledir. Hepsinde..

Algılayıcı özbenlik/nefsü'n nâtıka, cisimli maddi
objelerden ve bedensel algı yollarından arındığı
zaman, başlıbaşına tinsel bir durum alır. O da bir
anda uyku nedeniyle olur. Uykunun buna neden
yol açtığını anlatacağız.
Demek ki algılayıcı özbenlik, uykunun yardımıyla,
görüp algılamak için yöneldiği "geleceğe" ilişkin
işler konusunda bilgiyi alır ve doğrudan kendi algı
merkezlerine iletir.

Algılayıcı özbenliğin uyku sırası/düşte bilgi kapışı
güçsüz, algılaması açık ve net değilse-ki düşgücü/
imgelemde meydana gelen benzeyişler, benzeyen
şeyler yüzünden böyle olabilir-o zaman benzerliğin
oluşturduğu karışıklığı gidermek için "düşyorumu/
tabir/decode'a" gerek duyulur. Bilgi kapış, daima
böyle güçsüz olmaz. Kimi zaman güçlü olur.Böyle
benzerliklerin oluşturduğu karışıklıklardan uzak kalır.
Uyku sırasındaki bilgi kapış bu durumdaysa, artık
alınan bilgiyi netleştirmek için bir "düşyorumu" na
gerek duyulmaz. Benzerlikleri ve imgeleri ayıklama
diye bir şey sözkonusu olmaz. Onlardan arılanmış
durumdadır çünkü.

Algılayıcı özbenliğin, geleceğe ilişkin bilgi elde ettiği
anı nasıl olur?

Algılayıcı özbenliğin tinsel varlığı, "güç/bilkuvve ya
da tasavvurî" durumundadır. Bu varlık, "iş/fiil/hâl"
durumundaki "salt düşünce/taakul-u mahz/saf akl"
niteliğine gelebilmesi için bedenle, bedenin duyusal
yollarıyla olgunlaşır ve "iş" durumundaki/bilfiil varlık
niteliğine ancak öyle kavuşur. Yetkinliğe ancak öyle
ulaşır. Böyle bir duruma ulaştığı zaman ise artık hiç
bir  bedensel araca gerek kalmaksızın algılayabilen
tümüyle tinsel/ruhanî bir varlık olur. Ama yine de
tinsel varlık olmakta, "en yüce kesim/ufuku'l â'lâ"
halkı olan meleklerin türünden aşağı basamaktadır.
Şundan dolayı ki; melekler, varlıklarını, ne bedensel
duyu yollarıyla ne de başka destekler/inançlar ile
olgunlaştırmışlardır.

Bedende bulunurken, algılayıcı özbenliğin/sensory
o yetkinliğe ulaşma yeteneği her zaman vardır.

Bu yetkinliğin bir "özel/hass/duyucu" su vardır.
"Veliler" deki bu türdendir.

Bir de "genel/amm/communal" olanı vardır.
Bu ise genel olarak tüm insanlarda olan türdür.
İşte düş/rüya olayı, düş görürken ortaya çıkan
algılamaların geçtiği;
"an/sınır/telkin/bağlantı hattı/II" budur.

İbni Haldun
Mukaddime



Sensory:

Algılayıcı/Duyarga
Fiziksel ortam ile endüstriyel amaçlı elektrik/
elektronik cihazları birbirine bağlayan bir
köprü görevlisi/destek/ikinci.

Sensory/Sensör:
Endüstriyel proses/industrial process ya da
ansal aşama süreçlerinde;
"kontrol, koruma ve görüntüleme" gibi çok
geniş bir kullanım alanına sahiptir.


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : İBN-İ HALDUN,DÜŞLERİN HAKİKATİ-1,MUKADDİME

15/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ; VAHY-2


Hadiste "vahy" anlatılırken, birinci vahy biçiminin
açıklandığı yerde "geçmiş zaman kipi/mazi sigası"
İkincisinde ise, "geniş zaman kipi/muzari' sigası"
kullanılıyor. Bu söz ustalığından gelen "incelik" tir.

Şudur bu incelik:
Hadiste vahy'i anlatan sözler, iki tür vahy biçiminde
benzetmeli/temsilî olarak yer almıştır.

Birinci vahy durumu, bir ses/gürültü/devy, rüzgâr
ya da gök gürültüsüne benzetiliyor. Buysa, bilinen
anlamda "söz" den farklı bir şeydir. Demek istenen
şudur ki, vahy yalnızca sesten bazı anlam çıkarma
niteliğindeyse, onu kopukluk izler. İşte bu nedenle
o vahy biçiminin kesiklik, kopukluğunu betimlemek
üzere, o vahy durumundaki algının, geçmiş zaman
kipiyle anlatılması uygun düştü.
Geçmiş zaman anlamında, "geçmişlik" ve "kesiklik"
vardır.

İkinci vahy durumunda, insan biçiminde gönderilen
bir "melek" sözkonusu. Melek peygamberle yüzyüze
geliyor ve konuşuyor. Anlamları içeren bir söz dizimi
var ortada.  İşte bu nedenle de ve böyle bir durumu
anlatmak için,  geniş zaman kipi/sigası kullanılması
uygun düştü. Geniş zaman kipi ki, anlamında sürekli
yenilenme de var.

Bilesin ki, vahy'in her iki biçimi de genellikle zordur,
az ya da çok sıkıntılıdır.
Bunu Kur'an da anlatır Yüce Tanrı, şöyle der:

"(Muhammed!) Sana ağırlık veren söz bırakacağız!"

Âişe diyor ki:

"Peygambere indirilen vahy, bazen çok zorlu olurdu."

Bir başka anlatışında da şöyle der Âişe:

"Peygambere çok soğuk günde de vahy indirilirdi.
 Öyle günde bile içine girdiği durum geçtiği zaman,        
 yanaklarından damla damla ter dökülürdü."

Vahy'in inişi sırasında peygamberde belirdiği bilinen
"kendinden geçmişlik ve hırıltı" bu yüzden meydana
gelirdi. Nedeni, söylediğimiz gibi, vahy, insansılıktan
meleklik basamaklarına geçiş ve gerçekte harfi, sesi
olmayan türden bir söz/söz içeriği/kelâmü'n-nefsi'yi,
belleğe alıştır. Peygamberi o yüzden sıkıntı basmıştır.
Kendi cisimli varlığından ayrılışından..
Kendi dünyasından sıyrılarak, farklı ve  bambaşka bir
dünyaya varışından..

İlk vahy gelişini anlatırken söylediği:

"(Melek), ..beni tutup sıktı."

sözünün anlamı da budur.

İlk vahy gelişini şöyle anlatmıştı Peygamber:

"..(Melek), gücüm tükenesiye beni tutup sıktı.
      Sonra bıraktı. Ve 'oku!' dedi.
     'Ben okur değilim/okuma bilmem' dedim.."

Hadisin tümünü içeren metinde anlatıldığı gibi,
vahyin ilk gelişinde, bu sıkma/bırakma olayı ikinci
ve üçüncü kez oldu.

İbni Haldun
Mukaddime



Sahihi Buharî ve sahihi Müslimde senedi mahsuslarıyla
Urvetübnü Zübeyrden, Hazreti Âişeden evveli vahy ve
evveli nüzulü Kur'an olduğu şöyle rivayet edilmiştir ki
meali:

"Resulü Ekrem Sallâllahü Aleyhi vesellem Efendimize
  ilk vahy, ibtida rüyayı saliha ile başlamıştı. Bir rüya
  görmezdi ki Fecri sadık gibi zuhur etmiş olmasın.
  Sonra halveti-uzleti hoşlanır oldu. Hıra mağarasına
  çekilir, avdet etmeksizin orada müteaddid gecelerde
  taabbüd ederdi ve bunun için azığını da götürürdü,
  sonra Hazreti Hadiceye avdet eder, yine azığını alır
  giderdi, nihayet gari Hırada idi ki hak geldi/füceten
  geldi şöyle ki:
(Ramazan 17 nci Pazartesi gecesi, seher vakti Hıra'nın
  derin sessizliği içinde Vahy Meleği Cebrâil, en güzel
  bir insan şekline bürünmüş, güzel kokular sürünmüş
  olduğu halde) kendisine bir Melek geldi ve 'ıkre' yani
  'oku' dedi. O, 'ben okumuş değilim' diye cevap verdi.
  Resulullah şöyle buyurdu: 'bu cevap üzerine Melek
  hemen beni tuttu ve vücudumu sarıp öyle bir sıktı ki
  takatım hemen tükeniyordu/canıma tak dedi. Sonra
  salıverdi, yine 'ıkre' dedi, ben de 'okumuş değilim'
  dedim, derdemez beni yine tuttu ve öyle bir sardı ki
  canıma tak dedi, sonra beni yine salıverdi ve 'ıkre'
  dedi, ben de 'okumuş değilim' dedim, binaen aleyh
  üçüncü olarak beni bir daha sardı, sonra bıraktı ve
"Oku ismiyle o rabbının ki yarattı insanı bir alaktan"

Kur'an tefsiri
Elmalılı H. Yazır

Hz. Muhammed ve İslâmiyet
M. Asım Köksal
Mekke Devri



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : İBN-İ HALDUN,MUKADDİME,VAHY-2

14/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ; VAHY-1


Yapılarında doğuştan buna yatkınlık bulunduğu için
peygamberler "En Yüceler Kesimi" ne yöneldiler ve
İnsansılıklarından/beşeriyyet'ten sıyrılabildiler.
O, "En Yüceler Kurulu/Mele-i A'lâ'ya" ulaşmakla da
alınması gerekenleri aldılar.
"İnsanlara özgü kavrama basamakları" nın üzerine
çıktılar. Sonra yine kendi doğal durumlarına, insansı
yaşamdaki güçlerine döndüler.
Meleklikten bu düzeye indiler ki, aldıklarını "kullara"
iletebilsinler.

Bunlardan kimi, zaman olur ki bir "ses" duyar. Sözlü
"sinyal/remz" gibi. Peygamber bundan anlam çıkarır.
İçine doğurulan anlamı..Bunu algılayıncaya ve iyice
kavrayıncaya dek "ses" kesilmez.

Zaman da olur ki, Peygamberin önüne bir melek çıkar.
İçine tanrısal duyuruyu getirip bırakan/ilka' eden bir
melek..
Melek bir insan biçiminde çıkar Peygamberin önüne
ve Peygamber onunla konuşur, onun dediklerini anlar.

Melekten algılama işi, Peygamberin meleklikten insansı
yaşam düzeyine dönüşü, kendisine iletileni kavraması;
hepsi bir an içinde olup biter. Göz açıp kapama anından
daha az bir süre içinde..Çünkü bunlar, ayrı ayrı zaman
sırası içerisinde olmazlar. Hepsi birden olur. Son derece
sür'atli bir şey gibi olup biter hepsi. Bu hızlılıktan dolayı,
bu olaya "VAHY" adı verilmiştir. Çünkü, VAHY'in sözlük
anlamı, "hızlandırmak" tır..

Bilesin ki, incelemeci/muhakkik'lerin anlattıklarına göre:
Vahy'in birinci biçimi, yani "ses/sinyal" alma durumu,
"kitap" la gelmiş Peygamberler/"Nebi" lerin Vahy alma
biçimleridir.

Vahy'in ikinci biçimi, yani meleğin insan biçimine girdiği,
Peygamberle konuştuğu durumdaki Vahy biçimi, kitap
ile gelmiş Peygamberler/Resül'lere vergi bir aşamadır.
Onun için bu vahy biçimi, bir öncekinden daha üstündür.

Hişam oğlu Haris'in sorusu üzerine Peygamberin vahy'i
açıklarken söylediği sözle bu demek istenir: "Âişe'den
aktarıldığına göre", Hişam oğlu Haris sormuştu:

"Sana vahy nasıl gelir?"

Peygamber de şöyle demişti:

"Kimi zaman çıngırak sesi gibi gelir. Ki, bana en ağır
  geleni de budur. Bu durum benden geçince meleğin    
  sözünü anlamışımdır. Kimi zaman da melek, benim
  için bir insan biçimine girer, benimle konuşur.
  Ben de onun dediğini anlayıp belleğime alırım."

Hadiste neden birinci vahy biçimi "daha ağır" diye ifade
ediliyor? Şunun için:

İlk olarak"En Yüceler Kesimi" yle bağlantı kurarken "güç"
durumundan "iş" durumuna geçişin başlangıcı olmasıdır
ve bir ölçüde zor olur. Bu yüzden Peygamber insansı algı
basamaklarının üstüne çıktığı halde ve yalnızca işitmekle
kalır. Daha ötesi zor olur. Ama ne zaman vahy birkaç kez
olur, Peygamberin "En Yüceler" den alışları çoğalır.
O zaman sözü edilen bağlantı daha kolaylaşır.
Böylece insansı algı basamakları üstüne çıktığında bu kez,
algılamanın her türüne,  özellikle söylenmesi gereken en
açık türüne güç yetirebilir artık.
O en açık tür ise, "gözle görerek" sağlanan algıdır..

İbni Haldun
Mukaddime


KUR'AN
NECM-53: 1-12

O necme kasem ederim indiği dem ki
Şaşırmadı sahibiniz azıtmadı da
Ve hevadan söylemiyor
O sade bir vahiydir ancak vahyolunur
Ta'lim etti ona kuvveleri şiddetli
Bir kuvvet sahibi, hemen duruklandı
Ve o en yüksek ufukta idi
Sonra yaklaştı da tedellî etti
«kabe kavseyni ev edna» oldu da
Verdi kuluna verdiği vahyi
Gözün gördüğünü kalb tekzib etmedi
Şimdi siz ona o görüşüne karşı mücadele mi
ediyorsunuz?

Elmalılı Meali

Andolsun yıldıza, inerken.   
Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı.
Ve kendi dileğiyle söz de söylemedi.
Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibaret.
Ona öğretti kuvvetleri çok çetin.
Kuvvetli biri; sonra doğruldu.
Ve o, en yüce tanyerindeydi.
Sonra yaklaştı, yakınlaştı.
İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın.
Derken kuluna vahyetti, ne vahyettiyse.
Gönlü, gördüğünü yalanlamadı.
Hala münakaşa mı edersiniz gördüğü şeyleri?

A. Gölpınarlı Meali


 1.  Vennecmi iżâ hevâ
 2.  Mâ dalle sâhibuküm ve mâ ġavâ
 3.  Ve mâ yentiku ‘anil-hevâ
 4.  İn hüve illâ vahyün yûhâ
 5. 'Allemehü şedîdülkuvâ
 6.  Żû mirreh, festevâ
 7.  Ve hüve bil'ufükıl 'a’lâ
 8.  Sümme denâ fetedellâ
 9.  Fekâne kâbe kavseyni ev ednâ
10. Feevhâ ilâ ‘abdihi mâ evhâ
11. Mâ keżebel fuâdü mâ reâ
12. Efetümârûnehu ‘alâ mâ yerâ


"Ve hüve B il'ufükıl 'a’lâ"

-En yüksek ufuk

-En yüce tanyeri
-En yüksek bir sema kıyısı
-Cebrail/Cibrîl
-And is The horizon hurricanes lee
-Boca/Poggia/Rests:
-Astral comfort
-Astral rûhul-kudüs
-While he was in the highest part of the horizon
-When he was on the uppermost horizon


Kab-ı Kavseyn:    


-İmkân ve vücub ortasında bir makam.

** http://interlock.blogcu.com/etiket/par%C4%B1lt%C4%B1lar

-İki yay uzaklığı mesafesi:

(..İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat;
ve zihayat içinde en eşref olan zişuur;
ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan;
ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî
bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât;

elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak,
Saadet-i Ebediye kapısını çalacak,
hazine-i Rahmetini açacak,
imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek,
yine o olacaktır..)

sözler



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : İBN-İ HALDUN,MUKADDİME,VAHY-1

13/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ - 3


Bu üçüncü kesime girenler, peygamberlerdir.
Tanrının iyiliği ve esenliği üzerlerine olsun.
O kısacık bir an içinde insansılıktan sıyrılabilmeyi,
doğuştan yetenek olarak Tanrı onlara bir yetenek
kılmıştır.

"VAHY" de bu sıyrılma'dır işte.

Bu bir yaradılış özelliğidir ki, Tanrı, peygamberleri
o özellikte yaratmış/külfet yüklemiştir. O öyle bir
karakter ve yapıdır ki,  onların biçimlerini, o yapı
üzerinde gerçekleştirmiş ve arındırmıştır onları.
İnsansı durumlar,  insansı ilişkilerde bulundukları
yaşam içinde de, Tanrı onları, bedene ait engeller
ve uğraştırıcı şeylerden uzak kılmıştır. Yapılarına
yaradılıştan konulan amaç ve doğrultu/istikamet
ile, o yöneliş düzeyine gelirler onlar. Ve doğuştan
yapılarına yerleştirilen özellikle-ibadet eğilimi için-
yönelişin sonucu "perde açılır" ve bu açılış, onları
en yüceler kesimi'ne varma yönünde hazırlar. Bu
olanakla o kesime yönelirler. İnsansı durumdan bir
tür "sıyrılma" yla diledikleri an yönelirler o kesime.
Bu onların yapılarında yaradılıştan, doğuştan var
olan özellikle olur. Yoksa çaba ve "san'at" ile değil.

İbni Haldun
Mukaddime
Çev: Turan Dursun
Onur Yayınları-1977



KUR'AN

BAKARA: 286

"Lâ yukellifullâhü nefsen illâ vüs’ahâ,"

-Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği
  şeyle yükümlü kılar.
(Diyanet tefsiri)

-Allah kimseye vüs'unden öte teklif yapmaz/
  külfet yüklemez.
(Elmalılı tefsiri)

-Allah hiçbir benliğe, yaratılış kapasitesinin
  üstünde bir yük yüklemez/teklifte bulunmaz.
(Y.N. Öztürk tefsiri)



Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki; bir dakikada
ona mazhar olan birey, senelerle seyr ü süluka/
tarikat ya da ruhsal sahada aşama kaydedebilecek
terbiye usullerini içeren bir yolu takibe mukabil/
eşdeğerli hakikatın envarına/nurlarına mazhar olur.
Çünkü o sohbette insıbağ/içten, yaradılıştan gelen
coşkulu bir yöneliş ve in'ikâs/bu yönelişe karşılık
aks'eden tecelliler/yansıyan nur te'sirleri vardır.

Sohbet-i Nebeviye; yüksek derece iksir-i nurâni'dir.
(tüm sorunları çözümleyen nur/simya te'sirleri.)

Sözler


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : MUKADDİME,İBN-İ HALDUN,RUHSAL İNSAN TÜRLERİ-3

13/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ - 2


İkinci kesimdeki insanlar, o düşünce devinimiyle
ruhanî akla, tinsel algı/öngörüye yönelmişlerdir.
Öylesine bir akla ve algıya ki, bedensel araçlara
instrument/aktiflere gerek duymaz algılama için. 
Çünki ona araçsız algılamada bulunabilme yetisi
verilmiştir

Birey bu aşamaya geldiğinde, algı/sezgi alanı
genişler ve insanoğlunun birinci basamaktaki
algısının sınırlarını oluşturan "öncüller" i aşar.
İçsel gözlem ya da bâtınî müşahedat alanında
alabildiğine açılır. "Vicdan/bulunç ve duyunç"
budur işte. Bütün algı basamaklarını içine alan
bir alandır. Öyle bir alan ki, ne başlangıç sınırı,
ne de son sınırı vardır.

Bu aşama, dinsel bilimlerin ve Tanrısal bilgilerin
ustaları olan velî bilginler/evliya'ların ulaştıkları
algılar aşamasıdır. "Kabir/Berzah" ta, cennette
olacaklar için ölümden sonra ve orada varılacak
aşama da yine budur.

Üçüncü kesime giren/aşamaya geçen birey ise,
insansılık/beşeriyet'ten tümüyle sıyrılabilecek
yetenekte yaradılmıştır. İnsansılığın cisimli veya
cismânî kesiminden de, tinsel/ruhânî kesiminden
de tümüyle sıyrılıp; "en yüce dünya/ufuku'l-â'lâ"
da bulunan meleklere katılabilecek yetenekte..

Anlardan biran içinde, göz açıp kapayıncaya kadar
hakikaten ve bil'fiil "melek" durumuna gelmek için
sıyrılır insanlıktan ve "enyüce kurul/melei â'lâ" yı
kendi dünyalarında gözlemek, o boyut varlılarının
sözlerini işitmek, Tanrısal seslenişleri dinlemek için
sıyrılır.

O kısacık bir an içinde..


KUR'AN
SAFFAT: 6-10

-Bakınız, biz o dünya semayı/o yakın göğü
  bir ziynetle donattık: kevakib/yıldızlar vs. gibi 
  ahenkle birbirini ta'kib eden pırıldayan süslerle
   
-Hem mütemerrid/her inatçı/kibirli/direnen
  şeytandan koruduk
   
-Onlar melei a'lâyı dinleyemezler,
  tard için her taraftan sıkıya tutulurlar/
  kovalanır, atılırlar

-Uzaklaştırılırlar ve onlara ayrılmaz bir azâb/
  ardı arkası kesilmeyen, sürekli bir eziyet ve
  şiddetli elem vardır
   
-Ancak (yüce konsey'in sözlerinden) bir çalıp
  çarpan/kulak hırsızlığı yaparak dinlemek isteyen
  olur. Onun da peşine bir şihab-ı sâkıb takılır/
  alevli bir ateş onu takib eder

***
-İnnâ zeyyennessemâeddünyâ bizînetinil kevâkib
-Ve hıfzan min kulli şeytânin mârid
-Lâ yessemme’ûne ilel meleil'a’lâ ve
  yukzefûne min külli cânib
-Dühûren ve lehüm ‘azâbün vâsıb
-İllâ men hatıfel hatfete feetbe’ahu şihâbün sâkıb


Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : MUKADDİME,İBN-İ HALDUN,RUHSAL İNSAN TÜRLERİ-2,

11/12/2009 - RUH YAPISI YÖNÜNDEN İNSAN TÜRLERİ - 1


Ruhsal/kablî yönden insanlar/nüfus-u beşeriyye
üç türlüdür:

Birincisi:
Sözü edilen noktaya/mele-i â'lâ'ya/en yücelerin
dünyasına/melekleşme noktasına/yüce konsey'e
ulaşmaya güç yetiremez. Aşağı yöndeki devinimi
ile kalır. Beş duyuya, düş/hayale dayalı kavrama
basamaklarına yöneltir çabalarını.

Bellek'te ve kuruntu merkezi/güncel ya da actual
memory'de birikmiş olan anlamları ya da bilgileri,
özel yasalarına göre bir araya getirmeye ve özel
biçimde düzenlemeye yöneltir..

Bu kesimdeki insanlar, ister yargısız/tasavvurî,
ister yargılı/tasdikî türünden olsun, tüm bilgi ve
bilimlerini bu yoldaki çabalarından yararlanarak
sağlarlar. O bilgi ve bilimler ki, beden'deki ya da
figüratif dekor üzerine üretilmiş 0lan düşüncenin
ürünleridirler. Bunların hepsi düşseldir/hayalidir
ve dar anlamlıdır. Çünkü böyle sağlanan bilgi ve
bilimler, daha başlangıçta öncüller/evvelliyyat'a
varıp, dayanır. Bunun ötesine geçemez. Öncüller
bozuksa/yanlışsa onun ardından gelen sonuç da
bozuk/yanlış olur.  İşte insanın cisimli/cismânî/
şahsî/kişisel algısının sınırı ve çerçevesi budur
genellikle.

Bilginlerin algı güçleri bu çerçevenin sınırları içinde
kalır, ayakları yalnızca bu sınırlar içinde yer tutabilir.

İbni Haldun
Mukaddime
Çev: Turan Dursun
Onur Yayınları-1977


MELE-İ A'LÂ:
Mukarrebun
Kerrubiyyun ve melâike cemaati
En yüksek hey'et
Melekler âlemi
Felekler ve unsurlar
Plenum

KUR'AN
SÂD: 67-70

De ki:
"Bu büyük bir haberdir.
  Ama siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
  Onlar orada tartışırken benim mele'il a'lâ
  hakkında hiçbir bilgim yoktu.
  Ben ancak apaçık bir uyarıcı olduğum için
  bana vahyolunuyor."

"Kul hüve nebeün ‘azîm
  Entüm ‘anhü mu’ridûn
  Mâ kâne liye min ‘ilmin bilmele'il a’lâ
  iz yahtasimûn
  İn yûhâ ileyye illâ ennemâ ene nezîrün
  mübîn"


VÂKI'A: 7-12
Siz de üç sınıf olduğunuz zaman:

-Ki sağda; Ashabı meymene
(uğur/bereket/mutluluk yaranı)
-Nedir Ashabı-meymene?

-Solda; Ashabı meş'eme
(şomluk/uğursuz/bunalım yaranı)
-Nedir Ashabı -meş'eme?

-İlerde sabikun, işte o sabikun
(yarışta ve oluşta önde gidenler)
-Onlar ne'ıym Cennetlerinde mukarrebun
(işte onlardır yaklaştırılanlar/karib/yakîn olanlar)

Yaran:
-Bezek, süs, figüratif dekor
(Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü)

-Bir amaç çevresinde toplanmış veya aynı

  amacı güttükleri için bir araya gelmiş
  olanların tümü.
(tdk)




http://interlock.blogcu.com/ibni-haldun-dan/2920458

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : MUKADDİME,İBN-İ HALDUN,RUHSAL İNSAN TÜRLERİ-1

10/12/2009 - AYRILIK PERDESİ..


Siz dışarıdayken ve çevrenizde rüzgâr eserken, onunla
olan ilişkinizin kuvvetle farkındasınızdır. Onun varlığını
tıpkı benim enerjimi hissettiğiniz gibi hissedersiniz. Ve
eğer evinize girecek olursanız, rüzgârın uğultusunu ya
da sesimi duymaya devam edersiniz ama birlikte olma
deneyimini artık öyle dolu dolu paylaşamazsınız.

Öyleyse, bu iki konumun arasında bir fark var demektir.
Eğer içerideyseniz ve rüzgârın salt sesini dinliyorsanız,
böylesi  bir deneyim, rüzgârın değişim yaratma ve bir
şeyleri hareket ettirme konusunda oynadığı rol ile yakın,
mahrem bir ilişki içinde olmanızı sağlamayacaktır. Bunu
sağlayacak olan, sizin bu süreçteki payınız ve bu sürece
katılımınızdır.
Siz açık ve farkında olmalısınız.
Olan'a karşı uyanık, canlı.

Sizin fiziksel, zihinsel ve duygusal bedenleriniz bir hayli
GEVEZELİK ederler ve sürekli devinimde olduklarından,
devamlı şekilde dikkatinizi çeken bir sürü gürültü ya da
statik parazit yaparlar. Siz içinizde ve dışınızdaki uzayın
sesini önemsemezsiniz. Öyleyse iş, sadece bu iki benzer
güç kaynağı arasında çok ince bir perde yaratan statiği
azaltmaktır.

O iki kaynak sizin farkındalığınızda BİR oldukları zaman,
perde kaybolur. Ve siz o statik üreten ego-benliğinizin
bir  gerçekliği olmadığını görürsünüz. Her ne kadar ego
varlığını sürdürürse de ve siz, hâlâ bedensel işlevlerini
yerine getirmek zorunda olan bir bedeninizin olduğunu
bilseniz de, aynı zamanda onun kalıcı olmayan ve sizin
dikkat odağınızdan ve hemen her an çekilip gidebilecek,
örümcek ağı gibi çok ince ve hafif bir taşıt olduğunu da
bilirsiniz. İşte o zaman farkındalığınızı "Bir Olan Benlik"
üzerinde odaklayabilirsiniz, ayrılıktaki parçalar üzerinde
değil.
Uyanmış olursunuz.
Kim olduğunuzu bilirsiniz.

Bunu yapmak için gerekli olan şey, sizin, artık iç ve dış
uzayı bir etme ve böylece de statiği artık hissetmeme
yolundaki istekli oluşunuzdur.  Siz bu iki enerji alanına
tosladıkça kendi ıstırabınızı kendiniz yaratıyorsunuz.

Istırap, içteki Işık'tan kaynaklanmaz.
Istırap, dıştaki Işık'tan da kaynaklanmaz.
Istırap, sizin ikisi arasında yaratmış olduğunuz perdenin
hareketlerinden kaynaklanır. Bu aynı enerjinin iki tarafı,
daima bir araya gelmeye çalışır, birbirleriyle birleşmeyi
sürekli özlerler. Bir gerçek arayıcısının hayattaki hedefi,
bu iki enerjinin bir araya geliş deneyimini yaşamaktır,
çünkü huzurunuz ve varoluş nedeninizi gerçekleştirmek
için bunun mutlaka şart olduğunu bilirsiniz.

özgürlüğe davet
bartholomew-1990
Akaşa



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ÖZGÜRLÜĞE DAVET,BARTHOLOMEW,AKAŞA,RUHSAL MESAJLAR

10/12/2009 - EŞHÂS / CONFIGURATION / DIACRITIC


"Hem şu sırdandır ki; Mehdî, Süfyan gibi âhir
  zamanda gelecek eşhâsları çok zaman evvel,
  hatta, tâbiîn zamanında onları beklemişler,
  yetişmek amelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı
  ehl-i velâyet "Onlar geçmiş." demişler.

  İşte bu da kıyâmet gibi, hikmet-i ilâhiye iktiza
  eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünkü; her
  zaman ve her asır, kuvve-i mâneviyyenin
  takviyesine medâr olacak ve yeisten kurtaracak
  "Mehdî" mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her
  asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet
  işinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin
  dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek
  müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı.
  Eğer tâyin edilseydi, maslahat-ı irşâd-ı umumî
  zâyi olurdu.

  Şimdi, Mehdî gibi eşhâs hakkındaki rivâyâtın
  ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki; Ehâdîsi tefsir edenler,
  metn-i ehâdîsi, tefsirlerine ve istinbatlarına
  tatbik etmişler.
  Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya
  Medîne de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya
  Süfyâniye'yi merkez-i saltanat civarında olan
  Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek
  öyle tefsir etmişler.
  Hem o eşhâsın şahs-ı mânevîsine veya temsil
  ettikleri cemaate âit âsâr-ı azîmeyi o  eşhâsın
  zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler
  ki, o eşhâs-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk
  onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler.

  Halbuki demiştik; Bu dünya tecrübe meydanıdır.
  Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz.
  Öyle ise, o eşhâs, hattâ o müthiş Deccal dahi
  çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi bidayeten
  Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-i îmânın
  dikkatiyle, o eşhâs-ı âhir zaman tanınabilir."

Said Nursî
Sözler
24. Söz-3. Dal-8. Asıl


*EŞHÂS:
-Şahıs, kişi, kimse
  İnsanın cismanî hey'eti.
  İnsanın uzaktan görülen karaltısı.

-Acı, ızdırap çekmek

-Yapılandırma=configuration:
  Tümü kendi içinde birbiri ile alakalı/ilişki içinde
  olan biçimlerden/mesel'lerden/figürlerden
  müteşekkil/şekillenmiş Mükevvenat.

-Belirten:
  Determinative=diacritic:
  Ayıran, belirten, tefrik ve temyiz eden.
  Ölçmek için işaret tutulan nişan/sembol/imza/
  kehânet/müjdeci/bayraktar/temsil/grafik/vekil

-Prıgnostic; prognosis=
  Hastalığın süresi ve sonucu / geleceği hakkında
  tahmini yaklaşım.


*Hikmet-i ilâhiye'nin iktizası:

-Allah'ın sırrî gayesi doğrultusunda gerekirlik.

*Vakitleri taayyün etmesin:
"zamanları belli olmasın."

*Kuvve-i mâneviyye takviyesi:
-Soyuta/mücerrede/mânâya yönelim.
-Himmet/kalbin Hakk'a dönmesi.

*Maslahat-ı irşâd-ı umumî:
  İnsanlığın tamamını olumsuz etkileyen maddi
  alan reaktif te'sirleri, temelde bir genel irşâd
  mekânizmasıdır/imkânlar âlemidir. Böylece
  ızdırab ve korku gibi soyut sıkıntılar, esasen
"Cenab-ı Hakk'a yönlendirme/gütme" işlevini
  yerine getirmektedir ve böyle bakıldığında;
"Deccal"; saptırıcı maddi te'sirleri karşısında
  ve daima bir "Mehdî"; koruyucu şifa tesirleri
  yayan mânevî kaynağın var olması, Allah'ın
  kâinatı yaratırken vaz' ettiği genel yasasıdır.
  Bu noktada seçim ise, kişinin cüz'i iradesine
  bırakılmıştır.

*Tefsirler ve istinbat:
-Güneş temel alınarak, bir geçmiş/tarih kabulü
  ile yapılan/delil-i ihtira' yollu sarfî yorumlar.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : SÖZLER,SAİDÎ NURSÎ,EŞHAS VE YORUMLAR

9/12/2009 - RECÛL VE FİLOZOF - FÎHİ MÂ-FÎH


  Şaşarım insanlara;

"Erenler, âşıklar; yeri-yurdu olmayan, şekli bulunmayan,
  neliği-niteliği  olmayan âleme nasıl âşık olurlar, nasıl o
  âlemden yardım görür ve güç-kuvvet bularak o âlemin
  tesiri altında kalırlar?" derler.

Halbuki kendileri de gece ve gündüz o âleme girerler.
Bir adam, bir adamı sever, ondan yardım görür ve bu
yardımı onun lûtfundan, ihsanından, bilgisinden, anışı-
düşünüşünden, onun neş'esi  ve gamından elde eder.
Bütün bunlar da mekânsızlık âlemindedir. O, soluktan
soluğa bu anlamlardan yardıma ulaşır, bunların tesiri
altında kalır da bunlara şaşırmaz; fakat tutar, erenler,
âşıklar mekânsızlık âlemine nasıl âşık olur, o âlemden
nasıl yardım görürler diye şaşırır-kalır.

Bir filozof vardı; bu anlamı inkâr ederdi.
Bir gün hastalandı, elden çıktı. Hastalığı uzadıkça uzadı.
Tanrı hikmetini elde etmiş bir er, filozofun halini-hatırını
sormaya  gitti ve filozofa, "ne istiyorsun," dedi. Filozof,
"sağlık istiyorum"dedi. Eren, "şu sağlığın şekli ne biçim,
söyle bakalım nasıl şey sağlık? Anlayayım da onu, elde
edeyim" dedi. Filozof, "sağlığın şekli yoktur" deyince de
eren, "madem ki" dedi "şekli yok, o neliksiz-niteliksizdir,
onu nasıl isteyebiliyorsun? Söyle bakalım, sağlık nedir?"
Filozof, "şunu biliyorum ki dedi, sağlık geldiğinde güç ve
kuvvet elde ederim, şişmanlar-gelişirim;  betim-benzim
ap-ak, al-al olur;  açılır-neş'elenirim; tazeleşir-giderim."
Eren, "ben" dedi, "senden sağlığın kendisini soruyorum;
sağlık ne biçim şeydir?" Filozof, "bilmiyorum. Neliksiz o,
ve niteliksiz". O er kişi, "Müslüman olurda önceki yolunu
yordamını bırakacak olursan, bende sana ilâçlar veririm,
sağlamlaştırır,  iyileştiririm ve sağlığını ulaştırırım sana"
dedi.

  Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin Mustafâ'dan;
"Anlamlar, neliksiz-niteliksiz amma görünen şekiller            
  vasıtasiyle insan, o anlamlardan faydalanabilir mi?"
  diye sordular.

Buyurdu ki:

"İşte buracıkta gökyüzü, yeryüzü. Şu şekil yüzünden o
  tüm anlamdan faydalan. Dönüp duran şu gökyüzünün          
  tesirlerini, bulutların vaktinde yağmur yağdırdığını ve            
  yazı-kışı, zamanın değişmesini görüyorsun;  hepsi de  
  doğru bir düzene ve hepsi de bir hikmete dayanmada.
  Şu cansız bulut;  ne bilir vaktinde yağmur yağdırmayı;
  şu yeryüzünü görüyorsun,  bitkileri nasıl kabulleniyor,
  bire nasıl on veriyor; elbette bunları biri yapıyor;  onu
  gör, şu dünya vasıtasiyle ondan yardım elde et;  hani
  insanın da kalıbını görüyor ve anlamından yardım elde
  ediyorsun ya;  dünyanın şekli vasıtasiyle de dünyanın            
  anlamından yardıma er."

  mevlâna
  fîhi mâ-fîh
 10. bölüm


İLGİ DUYANLAR İÇİN:
http://www.semazen.net/text_list.php?id=174&menu_id=id2


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : FÎHİ MÂ FÎH,MEVLÂNA,FELSEFECİ VE RECÜL

7/12/2009 - FELSEFE ÜZERİNE; GOETHE DER Kİ..



Hayatımın sonuna kadar kullanacağım ölçüde yedek

felsefem var; ama aslında ona hiç de ihtiyacım yok.


Yakından incelenirse, her türlü felsefe anlamsız dilde

insan aklından başka bir şey değildir.


İnsanın her yaşına belli bir felsefe cevap verir: Çocuk

realist görünür; çünkü elmanın armudun varlığından
emin olduğu kadar kendi varlığından da emindir.

Kişisel tutkularının fırtınasına kapılmış olan genç ise,
kendine dikkat etmek, önceden hissetmek zorundadır; 
idealiste dönüşür.

Şüpheci olması için orta yaştaki adamın tüm sebebleri
mevcuttur; amacına ulaşmak üzere seçtiği vasıtaların
doğru olup olmadığından şüphelenmekle doğru yapar.
Sonradan hatalı seçimi yüzünden canı sıkılmasın diye,
bir işe girişmeden önce ve iş sırasında aklını hareketli
tutmakta haklıdır.

İhtiyar biri ise hep mistisizimden yana olduğunu itiraf
edecektir.


Filozoflar evvelden beri yalnız bilime yakınlığı olanların

değil, ayrıca dünya ve hayat adamlarının da tepkilerini
ve nefretlerini üzerlerine çekmişlerdir. Belki de sadece
kendi suçlarından değil, durumlarından dolayı.

Çeviri derleme:
Gürsel Aytaç
T.İş Bankası Kültür Yayınları




Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : goethe,felsefe,denemeler,

7/12/2009 - İSLÂM'DA FELSEFE / RASİM ÖZDENÖREN -2


İslâm, zihnin bir fantezisi olarak indirilmemiştir.
Yaşam biçimine dönüştürülsün diye indirilmiştir.
Bu bakımdan herhangi bir filozofik düşünce ile
karşılaştırılması yersiz olur.

İslâm'ın temel amacı, bize evren ve insan hakkında
açıklamalarda bulunmak/aydınlatmak da değildir.
Biz İslâmı başlangıç noktası yaparak ve belki evren
hakkında, insan hakkında çözümlemelerde bulunup
açıklamalar yapabiliyoruz.

Ne var ki, dinin varmak istediği amaç bu değil. Amaç,
insanların, Allah'ın buyrukları yönünde/egemenliğini
şartsız kabul ederek yaşamasıdır. Böyle bir yaşamı
hayatımıza sindirmek, bizde yaşayan bir ahlâk haline
getirmektir amaç. Yoksa, felsefenin yaptığı gibi, bazı
soyut, kuramsal çıkarımlarla uğraşmak değil.

Din, yaşanan bir olay haline gelince, dünya gidişatına
olayların, işlerin gelişme biçimlerine müdahale etmesi
kendiliğinden meydana gelen bir sonuç oluyor. Dininin
buyruklarını yerine getiren, yasak koyduğu şeylerden
sakınan insanların bir araya gelerek oluşturduğu böyle
bir toplulukta, hayata ve dünyanın durumuna/olayların
ve işlerin gelişme biçimine kendiliğinden bir müdahale
ortaya çıkıyor.

Dünyanın/olayların gidişatına müdahale edebilmek için
bu kadarı yetiyorsa mes'ele yoktur; yetmediği takdirde
bu buyrukları daha da etken bir pozisyonda va'z etmek
gerekiyor. Bu durumda felsefe ile bir tavır farklılaşması
söz konusu.

Kuyruk altına üşüşmüş sinekleri "sinekler olmasaydı"
diye düşünmek felsefenin işiyken, harekete geçip de
sinekleri kovmak dinin işlevi oluyor.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : İSLÂMDA FELSEFE,RASİM ÖZDENÖREN,DENEME

6/12/2009 - İSLÂM'DA FELSEFE / RASİM ÖZDENÖREN -1


Hayvanların filozofu eşek, Orwell'in Hayvan Çiftliği
adlı satirik/satiric/taşlama/alaycı romanında şöyle
konuşur:

"Allah bana sinekleri kovmam için bir kuyruk vermiş"
  der ve hemen arkasından ekler: "fakat ne sinekler
  olsaydı ne de kuyruğum."

Burada hem felsefe ile istihzâ/gizlice alay edilmekte,
hem miskin/uyuşuk/morbid uykulu/hastalıklı, marazî
şeylere ilgi duyan bir ruh hali sergilenmektedir.

Ayrıca miskin/hastalıklı ruhların bir takım bahanelerle
oyalandıkları da inceden inceye vurgulanmakta; Eşek,
kendisine verilen kuyruğu harekete geçireceğine, bazı 
yersiz varsayımlarla teselli bulmaktadır.

Felsefî düşüncede, pasif/durağan/önyargılı/taklitçi
insanı harekete geçirecek olan yanıtlama fonksiyonlu
reaktif CEVHER enerjisi yoktur.

Felsefe, bir hayat ve yaşama tarzı öngörmüyor insan
için. Şartlara müdahale etmekten sakınan insanlara
zihin idmanı yaptırıyor sadece. Fakat bu zihin idmanı/
eğitimi de hayata yansımıyor. İnsanı sadece hayaller
ve imajlarla uğraştırıyor. Onu nihayetinde vehimlere
götürüyor. Vehim ise, aklın, kendi icadı olan imajlar ve
illüzyonlarla uğraşmasından başka şey değil; yerinde
sayarak yürümek gibi bir şey.
Pandomim gibi.
Hayat yerine hayatın taklidi.
Taklit ne kadar başarılı olsada, hayatın kendisi değildir.

Batının düşünce yapısı, dini de felsefe haline getirmiştir.
Dinin, yaşama müdahale edecek, yaşamı sevk ve idare
edecek özünü iptal etmiştir. Marx, "din uyuşturucudur"
derken asıl bunu anlatmak istiyordu. Yani Hristiyanlığın
artık insanı harekete geçirici, sevk ve idare edici özünü
yitirdiğini ifade etmek istiyordu.

Oysa dinin hakikati, zihnî bir spekülasyon olmak değil,
doğrudan doğruya insana bir hayat tarzı getirmektir.
Yani yaşanacak bir şeydir Din. Vehimlerle, hayallerle,
illüzyonlarla ilgisi yoktur.

Rasim Özdenören
Müslümanca Düşünme üzerine
İnsan Yayınları-1985



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : İSLÂMDA FELSEFE,RASİM ÖZDENÖREN,DENEME

5/12/2009 - DİYARBAKIR'DA HZ. İSA CAMİÎ YAPTIRILIYOR..

 
Diyarbakır Hayırseverler Derneği tarafından, Hazreti İsa
adına cami inşaatı başlatılması Diyarbakır'daki Ortodoks
ve Protestan kiliselerin takdirini kazandı.

Meryem Ana Süryani Kilisesi papazı Yusuf Akbulut;
"İslam dünyasının İsa'yı peygamber olarak kabul etmesi
  bizi çok sevindiriyor. Keşke imkanımız olsa cami inşaatına
  biz de yardım etseydik" dedi.

Diyarbakır Protestan Kilisesi papazı Ahmet Güvener de,
"Biz cami inşaatında herhangi bir mahzur görmüyoruz.
  İsa'ya değer verilmesini hoşgörü olarak görüyorum"
  diye konuştu.

Diyarbakır'daki Müslümanlar, bu projeye dinler arasındaki
çatışmaları azaltma gayesiyle girdi. 1995 yılında kurulan
ve kente sayısızca cami, mescit yaptıran Hayırseverler
Derneği, son olarak Hazreti İsa adına bir cami inşa etmeye
başladı. Diyarbakır-Şanlıurfa kara yolunun 12. kilometresinde
bulunan 500 Evler semtinde inşaatına başlatılan caminin
tamamlanması için yardım kampanyası başlatıldı.

Bugüne kadar 20 cami yaptıran Hayırseverler Derneği'nin
başkanı Mustafa UZAN, caminin dinler arası barışa büyük
katkı sunacağını söyledi.

Kayapınar ilçe müftüsü Abdulkerim Melikoğlu da,
"İlçemiz sınırları içerisinde yapımı devam eden camiye
  Hazreti İsa ismi verilmiştir. Hem olumlu hem olumsuz
  tepkiler olsa da olumlu tepkiler daha fazladır.
  Hazreti İsa, Allah tarafından kendisine kitap indirilmiş bir    
  peygamberdir. Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve kendilerine    
  kitap gönderilen peygamberlere ayrım yapmaksızın iman    
  etmemiz gerektiğini biliyoruz. Amentu duasında da Allah'ın    
  bütün peygamberlerine iman edilmesi gerektiği bildiriliyor.

  Bu duada bizler Allah'ın meleklerine, kitaplarına, varlığına,    
  birliğine ve peygamberlerine iman ettik diyoruz. İster
  Hazreti İsa olsun ister Hazreti Musa olsun, ister diğer    
  peygamberler olsun, her birinin bizim yanımızda ayrı yerleri    
  vardır. Bunun için bizler bunların isimlerini camilerimize    
  iftiharla koyabiliriz. Bu isimlerin konması dinler arası diyalog    
  bakımından önem ifade etmiş olabilir.
  Kısaca bu da Diyarbakır'da başlayan bir dinler arası diyalog     
  açılımı olarak değerlendirilebilir" şeklinde görüş belirtti.

HRİSTİYANLAR SEVİNÇLİ :

Diyarbakır Meryem Ana Süryani Kilisesi papazı Yusuf Akbulut,
cami projesini Hristiyan alemi için tarihi bir adım olarak
gördüğünü belirterek;

"Hazreti İsa adında bir cami yapılması İslam dünyasında bir
  ilk galiba. Aslında güzel bir olay. Çok daha önce olması
  gereken bir şeydi. Bence geç bile kalınmış. Çünkü İslamiyet,   
  İsa'yı da kabul ediyor. Ben şahsen memnun oldum.
  Hristiyanlık camiası olarak olayı destekliyoruz. Bu camiyi    
  yapan herkesi tebrik ediyorum. Farklı bir şey düşünmüşler.
  Bu, tarihte de bir ilk aslında. Bu bence dinler arası diyologdur. 
  İslamiyet İsa'yı kabul ettiği gibi camiye de İsa ismi konabilir.  
  Bir diğer camiye de Musa ismini vermişler, bu da çok güzel,    
  Musa, İsa peygamberlerin isimlerinin camilere verilmesi bir    
  ilktir. Bu bence devrim niteliğindedir." dedi.

Diyarbakır Protestan Kilisesi lideri Ahmet Güvener ise;
"İsa adına cami yapılmasını hoşgörü olarak görüyorum.    
  Hazreti İsa adına cami yapılmasında hiçbir sakınca    
  görmüyorum. Yapanlara teşekkür ediyorum. Hristiyanlara    
  güzel bir jest olacağını düşünüyorum. İmkânımız el verirse    
  çorbada tuzumuz olsun isteriz ama cemaat olarak az    
  olduğumuz için yeterli yardım toplayamayız.
  Bu, inaçlar arasında yapılan bir güzelliktir.
  Bizi hoşnut eden bir gelişmedir" dedi.
           
              

http://mustafauzan.com/index.htm
                   

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : HZ. İSA CAMİÎ YAPIMI,DİYARBAKIR,DİNLER ARASI DİYALOG

4/12/2009 - BERÂET - BİR TEVÂTÜR..



Şöyle rivayet olunmuştur ki;

Mekke sekizinci senei hicriyyede fethedildi.
Attab İbni Üseyd vâli idi, ertesi dokuzuncu sene
Resulü ekrem sallallahü aleyhi vesellem "Tebük" ten
avdette Hazreti Ebû Bekri Sıddık radıyallahü anhı
mevsimi hacce emîr nasb edip gönderdi.

Hareketinden sonra bu sûrei Berae nazil oldu.

Binaenaleyh bunu mevsimi hacde ahaliye kıraet
etmek üzere arkasından da Hazreti Ali radıyallahü
anhı me'mur edib kendi nakası "adba" ye bindirerek
gönderdi.

"Ebû Bekr'e gönderseydiniz" denildi, buyurdu ki;

"böyle ahidlerin akd-ü halline müteallık bir tebliği
  benim yakın akrıbamdan olan bir adamdan başkası      
  tarafımdan te'diye etmez, arabın örf-ü âdeti böyledir."

Vaktaki Hazreti Ali yaklaştı, Hazreti Ebû Bekir nakanın
buzalamasını işitti ve bu Resulullahın devesinin sesi
diyüb durdu, iltihak edince Hazreti Aliye "Emîr mi veya
me'mur musun?" diye sordu "me'mur" dedi yürüdüler.

Vaktaki Terviye önü oldu, Ebû Bekir hutbeyi okudu ve
nâsa menasiki haccı söyledi, Ali de yevmi Nahirde
Cemreî Akabe yanında kalktı "ben size Resulullahın
Resulüyüm" dedi "ne ile" dediler, otuz veya kırk âyet
kıraet etti, sonra da dedi ki:

"şu dört ile emrolundum; bu seneden sonra bu Beyte
  müşrik yaklaşmıyacak, Beyti uryan tavaf etmiyecek,
  her nefsi mü'minden başkası Cennete girmiyecek,
  her ahid sahibine ahdi itmam edilecek."

HAK DİNİ KUR'AN DİLİ
Tefsir
Elmalılı Hamdi YAZIR
4. Cild 2441



Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : berâet suresi,bir tevatür,tevbe,kur'an

3/12/2009 - ŞEMS-İ TEBRİZÎ - MAKALÂT' DAN..


Yaratılmış olan kimse Tanrı olamaz.
İster Muhammed (S.A.) olsun,
ister Muhammed'den başkası.

Biri geldi,
"Mazur gör bu gün bir şey pişiremedik"
dedi.

Cevap verdim:
"Ben senin pişirdiğin şeyleri ne yapayım?
  Gerek ki sen pişesin!" dedim.

"Nasıl pişeyim?" dedi.

"Sen nasıl müritsin ki, işaretten anlamıyorsun?"
dedim.

Cevap verdi:
"Eğer anlayış denilen şey, değişik olmasaydı,
  işaretlerde ve ibarelerde İslâm bilginleri
  uyuşmazlığa düşmezlerdi. Hele nass'lardan*
  tek mâna çıkarırlardı."

Ben sordum:
"İslâm bilginleri arasında nasıl uyuşmazlık
  olabilir?" dedim.
"O iki türlü görüş ve taassup  senin işindir.
  Ebu Hanife eğer Şafiî'yi görseydi, başcağızın
  kucaklar, gözlerini öperdi.
  Tanrı kulları, Tanrı ile nasıl ayrılığa düşerler?
  Bu ayrılık nasıl mümkün olur?
  Sen ayrılık görüyorsan, KURBAN ol ki uzaklıktan
  kurtulasın!"

"Sözü geçen KURBAN hikâyesinden nasıl kurtulayım?"
dedi.

"Kurban ol ki, kurtulasın" dedim.
"Namazda, 'Allahu Ekber' demek KURBAN, yani
  Allah'a yaklaşmak içindir. Bu sözle ibadete
  başlayan kul, kendinden geçer. Eğer sende
  ululanma ve büyüklenme duyguları varsa,
  'Allah' demelisin, O'na yaklaşmayı dilemelisin!

 'imdi, daha ne zamana kadar putu koltuğunda
  taşıyarak namaza geleceksin?

 'Allahu Ekber', yani 'Allah uludur' diyorsun, ama
  münafıklar, iki yüzlüler gibi putun koynunda duruyor!"

MAKALÂT
Şems-i Tebrizî
2. Cilt
Çeviri:
M. Nuri Gencosman
Hürriyet Yay. 1975


KUR'AN
ALAK: 1

"İkra' B ismi rabbikellezî halak"
"Oku ismiyle o rabbının ki yarattı"


NASS:
-Kat'ilik/kesinlik/açıklık.
-Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil.
-Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve
  mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde
  açık olan kelâm ve âyet/Akide.
-Bir haberi kimden aldığını söyleyerek, en nihayet
  o haberi ilk söyleyene kadar nakledilişi isbat etmek.
-Bazılarınca istihraç/çıkarım ve izhar/gösterim
  mânâlarından me'huzdur/çıkarım yapılmıştır.
-Bir şeyin belâğ/yeterli açıklaması ve nihayetine denir.
  Bundan başka: Delil, haber, seyr-i şedid, ref', hüccet,
  bürhan, zuhur mânalarına da gelir.

http://interlock.blogcu.com/sems-i-tebriz-makalat-dan/515374


http://interlock.blogcu.com/sems-i-tebriz/4847017




Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ŞEMSİ TEBRİZİ,MAKALAT,KONUŞMALAR

2/12/2009 - HEVA-İ NESİM / AVESTA



  ÖLÜM GÜNAHLARI:

  Zerdüşt/Zarathustra,  Bilgi'nin Efendisi'ne/
  Ahura Mazdah'a/Gaib olan Bağışlayıcı'ya
  sordu;

"Tanrım, Şu yeryüzünde affı istenmemiş,bedeli
  ödenmemiş kaç kusurlu eylemden sonra, eylem
  sahibi lânetlenip mahkûm edilir?"

 O zaman, O,  Bilgi'nin Efendisi buyurdu;

"Bunlar beş tanedir ey bilge Zerdüşt. İnsanların
  yapabileceği bu eylemlerin ilki şudur:

  Herhangi birisi bir dindar adama ödül vererek,
  akıl ve istekle onun bir başka inanca, bir başka
  kanuna veya bir başka ilme geçmesini sağlarsa;
  bunu yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir.

  Eylemlerin ikincisi şudur:

  Eğer birisi bir köpeğe, çayır köpeğine veya konak
  bekçi köpeğine parçalara ayrılmamış bütün kemik
  veya aşırı sıcak, kızgın besin verirse (bu köpeğin
  dişleri arasında sıkışırsa veya boğazında kalırsa),
  veya dilini yakarsa, bunu yaptığına bedel olarak
  lânetlenir.

  Eylemlerin üçüncüsü şudur:

  Eğer bir kimse bir yavruyu, hamile olan bir köpeği
  kovalar, bağırır veya onu korkutur ve köpek te bu
  nedenle çukura veya bir kuyuya veya bir hendeğe
  veya bir dereye veya bir akarsuya düşüp de zarar
  görürse; yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir.

  Eylemlerin dördüncüsü şudur:

  Eğer birisi, âdetli iken bir kadınla beraber olursa,
  bunu yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir.

  Eylemlerin beşincisi şudur:

  Eğer birisi hamile olup (memesinde) süt taşıyorsa
  veya (doğumundan) önceki zamanda bu sütsüz olduğu
  dönemde beraber olursa ve kadın bundan zarar grürse,
  bunu yapan, yaptığına bedel olarak lânetlenir."

  Vendidad/Videvdat
  Kötü ruhlara karşı yasa
  15: 1-81
 

 "Çünkü yemekle yaşar tüm nesnel dünya;
   Yememekle ise -yok olur gider-!"

  Vendidad; Fargard
  Saflık yasaları
  3: 1-35
 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : kitap,zerdüşt,avesta,ölüm günahları

1/12/2009 - CEHALET ÜZERİNE / MAHARAJ



Soru:

"Gerçeğe varışınıza bir tarih veriyorsunuz.
 Bu demektir ki o tarihte size bir şey olmuş.
 Ne oldu?"

Maharaj:

"Zihin olaylar üretmeyi durdurdu.
 O çok eskilerden gelme, kesintisiz arayış durdu.
 Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey beklemiyordum,
 hiçbir şeyi kendime ait saymıyordum. uğrunda
 uğraş verecek bir "BEN" kalmamıştı. Hatta yalın
 "BEN-İM/VAR OLAN-IM" bile solup, kaybolmaya
 yüz tuttu.

 Farkına vardığım bir diğer şey de alışılmış kesin
 kanılarımı kaybedişim idi. Daha önceleri birçok
 şeyden emindim. Şimdi ise hiçbir şeyden emin
 değilim. Fakat hissediyordum ki bilmemek ile
 hiçbir şey kaybetmiş olmadım, çünkü tüm bilgim
 yanlıştı. Bu bilmeyişim, aslında, tüm bilgilerimin
 cahillik olduğu, "Bilmiyorum" beyanının zihnin
 yapabileceği tek gerçek beyan olduğu bilgisiydi.

 Şu "Ben doğdum" fikrini ele alalım.
 Siz onu doğru kabul edebilirsiniz, doğru değildir!
 Siz asla doğmadınız ve asla ölmeyeceksiniz!
 Doğmuş olan ve ölecek olan o fikirdir, siz değil.
 Kendinizi onunla özdeşleştirmeniz yüzünden siz
 ölümlü oldunuz.

 Bir sinemada nasıl her şey ışık ise, öylece bilinç
 de uçsuz bucaksız dünya haline gelir.

 Yakından bakın, göreceksiniz ki bütün isimler ve
 şekiller-sıfatlar bilinç okyanusu içinde gelip geçici
 dalgalardan başka şey değildirler; sadece bilincin
 varlığından söz etmek mümkündür, yoksa ona ait 
 değişimlerden değil..

 Sri Maharaj
 I am That
 bölüm: 78


CAHİL:
 Tecrübesiz/Bilgisiz/Genç/Toy
 Allah'ı unutmuş olan/Gafil

 "İmkânat/imkânlar âlemi/kâinat hakkındaki tüm
   bilinenler asla Yaradan hakkında size yeterli olan
   bilgiyi vermez, veremez."
   anlamına gelebilecek sözcük.
 
KUR'AN
Şûrâ: 20 
"Âhiret ekini isteyenin o ekinini artırırız;
  dünya ekini/fid dünya/zaman ve mekâna ait
  kültürel bilgi isteyene de ondan veririz ama
  böylesi için âhirette bir nasip yoktur."

Bakara:200   
"İnsanlardan bazısı şöyle der:
 'Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!'
  Böylesi için âhirette bir nasip yoktur."



Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : cehalet üzerine,maharaj,kâinat bilgisi

30/11/2009 - ÎD-İ ADHÂ / KURBAN BAYRAMI / DİN GÜNÜ


"Dikkat ettiyseniz Kızılderili herşeyi bir döngü içerisinde
  yapar. Çünkü dünyanın gücü her zaman döngüler içinde  
  kendini gösterir, herşey dönmeye gayret eder.

  Bir zamanlar mutlu ve güçlü günlerimizde tüm kuvvetler
  bize kutsal bir çemberden gelirdi, o çember kırılmadığı  
  müddetçe ulusumuz bayındır bir şekilde yaşardı. Evet,  
  dünyanın gücü daire şeklinde çalışır.

  Gökyüzü yuvarlaktır, yeryüzünün de top gibi yuvarlak  
  olduğunu duydum. Yıldızlarda yuvarlaktır. Büyük güç
  rüzgar döne döne eser. Kuşlar yuvalarını daire şeklinde
  yaparlar, onların inancı da bizim inancımızın aynıdır.
  Güneş göğün bir ucundan diğerine gider gelir, böylece
  çember çizer. Ay da öyledir ve ikisi de yuvarlaktır.
  Mevsimler büyük bir döngü içinde değişir, oldukları yere  
  daima geri gelirler. İnsanoğlunun yaşamı çocukluktan  
  çocukluğa bir büyük dairedir. Herşey devri daim eder."
 
  Kara Geyik, Sioux Kabilesi
  uyurgezer.net


Bütün insanlara şamil olmak üzere, insanların daha
üst bir realiteye tırmanabilmelerini temin hususunda,
açık ve seçik bilgilerin verildiği GÜN'dür.

Tüm insanlık, devre devre, Din Günleri idrak etmiştir.
Din günleri, bir dinin intişarı ve tamimi şeklinde
anlaşılmamalıdır. Belki, bir Din Günü, yeni bir realite
bilgisinin apaçık ortaya konması için hareket noktasıdır.
Belki, ortasında bir faaliyet, belki sonudur.

Şurası muhakkak ki, insanlar, arzınızın insanları,
milyarlarca seneden beri birtakım tekamül siklusları
içinde bulunmak kaderiyle kalmışlardır.

Önünüzdeki masanın bir ucundan diğer ucuna kadar
(olan mesafeyi) bir siklus kabul edin; yürümüşsünüz
ve uca yakın gelmişsiniz.
O uç, başka bir esasın başlangıç noktasıdır; fakat
orada açık bir şuurla hareket etmediğiniz zaman o
noktada kalamazsınız ki!..
Tekrar diğer başlangıç noktasına dönmek gerekir;
ya da beklemek.

İşte her bir Din Günü, arz insanının arz-üstü insan
olması için kendisine açılan rahmet kapısının esasıdır.

Sikluslara dikkat ediniz.
Bunlar birer kuyruklu yıldız gibidir:
Gelir, alır, tutunabilenleri götürür; kalanlar, o yıldızın
devrini tekrar beklemek mecburiyetindedir.

Gündüz geceyi, gece gündüzü takib eder.
Bu kadar.

Sadıklar Planı:
Kademe-3 (27.5.1965)



KUR'AN
CASİYE: 45/28

-O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün.
  Her ümmet kendi kitabına çağırılır/onlara şöyle denilir:
"Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!"   

-Veterâ külle ümmetin câsiyeh,
  küllü ümmetin tüd’â ilâ kitâbihâ,
  elyevme tüczevne mâ küntüm ta’melûn.  




Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : id-i adha,kurban,din günleri,sioux,

28/11/2009 - AHBÂR- I GAYB / HAYAT NEDİR?


Bilesin ki, basîret ve yakîn ehline göre "canlı",
avunup tesellî olan kişidir.

"Hayat" da avunmak ve tesellî olmaktır.

Yedi kat gök ve yerin mahlûkâtı, tesellî ve huzur
bulma konusunun özünde hem-fikirdirler. Ancak
tesellî olma ve huzur bulma yerleri farklı farklıdır.
Herkesin kendi makâm ve durumuna göre farklı
bir tesellî yeri vardır. İnsan onun varlığı ile huzur
bulur, rahatlar, sâkinleşir. Onu kaybettiği zaman
muzdarip ve huzursuz olur. Onunla rahatlayıp da
gönlü sıkıntıdan kurtulduğundan , Hakk yolunun
yolcuları olan Peygamberler şöyle demişlerdir:

"Falan kişi, falan şeyle CAN-lıdır ve  onunla
 YAŞAM-aktadır."

Bu, CAN-lıyı ve HAYAT-ı tanımada genel kâidedir.

CAN-lılık ile HAYAT-ı, tafsilâtıyla ve sûfî tâifesinin
târifi üzere tanımak istersen bilmelisin ki, dünyâ
süsleri ile tesellî olup avunan kişinin mutluluğu,
bu aldanış sarayı olan dünyanın malını toplamak,
biriktirmek, almak ve vermektir.

O kişi dünya ile YAŞAM-aktadır, dünya ile CAN-lıdır.

Bu durum, Âdemoğlunun HAYAT derecesinin ve de
konumunun en değersiz, aşağı seviyesidir. Çünkü
dünya metâı ile huzur bularak avunma konusunda
tüm hayvanlar, böcekler, vahşi ve ehlî hayvanlar,
kuş ve balıklar ortaktırlar. Onlar, aldanış sarayının
lezzetleri ile yaşarlar.

Bu yüzden âlemi yaradan Hak Teâlâ, niyet ve ilgisi
dünya hazları olan insanlar ile hayvanları hep aynı
kefeye koyup şöyle buyurmuştur:

"Bırak onları, yesinler, zevk alsınlar; ümid onları
 avundursun; ileride öğrenecekler"

Yine şöyle buyurmuştur:

"Hayvanlar gibi yerler ve varacakları yer ateştir."


TESELLİ:
-Sorunları zekâ ve akıl yolu ile çözmeye yönelmek.
-Nedensellik/illiyet
-Principle of causality: Law of causation
-Tümleyici unsur olan nedenler:
-Nedenleri yasa kabul etmek:
-Zannî olan aklî delil.
-Bürhanın aşağı mertebesi olup, aklı, muhalif
  fikirlerle karışmamış ve bürhanı anlayamayacak
  kimseler için kullanılır.
-İsbattan çok ikna vasfı taşır.
-Gelenek, âdet ve sosyal yaşam ile tabiat yasaları
  yolu ile problemlere çözüm aramak/göstermek.


*Teselli ya da sorunlara çözüm bulmak, sadece
  tabiat ve sosyal yaşam yasaları ile/YAŞAM
  DÜSTURLARI ile/referans ve formülleri/ölçüleri
  ile mümkün olamamaktadır.
  Eşzamanlı olarak HAYAT boyutu gizli te'sirlerine/
  enerjilerine/bağlı olarak haberlerine de muhatab
  olmak elzemdir.


AHBÂR- I GAYB:
Bizce bilinmeyen gayb âlemlerine ve geleceğe dâir haberler.

"..Hem de musibetlerin vakti muayyen olsa idi;
musibet, başına gelen adam, musibetin intizarında gelen
musibetin belki on mislinden fazla mânevi bir musibet-o
intizardan-çekmemesi için, hikmet ve rahmet-i İlâhiyye
tarafından gizli, perdeli bırakılmış.

Ve ekser hâdisât-ı kevniyye-i gaybiyye böyle hikmetleri
bulunduğundandır ki, gaibden haber vermek yasak edilmiş.
$ düsturuna karşı hürmetsizlik, itaatsizlik etmemek için de
medar-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umur-u
gaybiyyeden izn-i Rabbâni ile haber verenler dahi, yalnız,
işaret suretinde perdeli ve kapalı ihbâr etmişler.

Hatta "Tevrat" ve "İncil" ve "Zebur" da Peygamberimiz
hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece
perdeli ve kapalı gelmiş ki, o kitabların bir kısım tabileri
te'vil edip iman etmediler.

Fakat itikad-ı imâniyyeye giren mes'eleleri tasrih ile ve
tekrar ile ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek
hikmet-i teklifin muktezası olduğundan, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül

Beyan ve Tercümân-ı Zişanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeden
tafsilen ve hâdisât-ı istikbâliye-i dünyeviyeden icmâlen
haber vermişler." (Şua'lar)
 
KAYNAKLAR:
Hayat Nedir
Hace Yusuf Hemedânî

Osmanlıca-Türkçe Lûgat

Şua'lar
Said-i Nursî
Bediüzzaman

Kişisel Notlar





Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : HACE YUSUF HEMEDÂNÎ,ŞUA'LAR,HAYAT NEDİR,GAYB HABERLERİ

26/11/2009 - INITIATION / MYSTERION /GİZLİ ÖĞRETİ - 2


Aydınlanma/İnisiyasyon/İrşad yolunda üç bilgi kanalı
(mathesis, gnosis, pethesis)olduğundan bahs etmiş ve
Misterlerin, bu üç bilginin tümünün edinilmesi sonucunda
aydınlanmayı amaçladıklarını söylemiştik. Ancak, adaya,
yüksek öğretileri şahsen deneyimleme fırsatını vermek
suretiyle, özellikle üçüncü aşama müfredatının üzerinde
durulurdu.

Bazı  Myster inisiyasyon sistemlerinde ise, başlıca iki
düzey uygulamaları görülüyordu:

1.
İsteyen herkesin katılabildiği;
"
EGZOTERİK/EXOTERİC"  dış halka:
-Kolay anlaşılabilir, gizli olmayan, nesnel bilgiler.
-Figüratif/süslü, sembolik, mecazî anlatımlar.
-İnnî/sonsal/a posteriori/duyusal deneyimler.
-Imparted:
 yöresel moda terimler ve nominal/ismî ifadeler
 kullanarak bilgi aktarımı.

2.
Seçilmiş birkaç kişi için oluşturulmuş;
"EZOTERİK/ESOTERIC"  iç halka:
-Belirli bir grup tarafından anlaşılan veya onlara
 hitab eden/Hususî, özel, anlaşılması zor.
-A priori/kablî/deneysellik dışı/us'tan gelen.
-Gizli, saklı, mektum.
-Ebced, Cifr
-Mukattaat:

"Bir zaman Benî İsrâil âlimlerinden bir kısmı

 Huzur-u Peygamberîde surelerin başlarındaki $ gibi         
 mukattaât-ı hurufiyyeyi işittikleri vakit, hesâb-ı cifir
 ile dediler:
"Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır."
 Hz. Resul-ü Ekrem onlara mukabil dedi:
"Az değil!"
 Sâir surelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve
 ferman etti.
"Daha var."
 Onlar sustular.
-ŞUALAR


İnisiye adaylarının kesinlikle ketum olmaları şarttı.

Kendilerine ifşa edilenleri hiçbir zaman başkalarına
açıklayamazlardı. Gizli bir bilginin açık/bilinir hale
getirilmesinin, bilgiyi gücünden yoksun kılacağına,
içeriğini ayaklar altına alacağına ve taşıdığı süptil*
hakikatleri negatif tesirlere açacağına inanılırdı.
İşte bu ketumiyet sayesinde, uygulanan ayinlerin
çevresinde bir mistik daire çizilmiş oluyor ve bu majik
örtü kapsamında bir te'sir birikimi oluşturuluyordu.

KUR'AN
RA'D: 11
Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri,
onlar, birey olarak içlerindeki/birey olarak kendilerine
ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez.
(olaylar ve sorunlar karşısında hükme giderken temel
 aldıkları kişisel ölçülerini mental'de/zihin'de ve uslam  
boyutunda değiştirmedikçe/düzenlemedikçe,)

**
SUPTİL/SUBTLE:
-Hoş, tatlı, ince, incelikli,çözümü zor.
-Ustaca yapılmış/düzenlenmiş.
-Mental farkındalığın artışı ile, beden ve çevresinde/
 causal boyutta duyarlı, hassas bir enerji/erk alanı
 oluşumu /
AURA.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : initiation,mysterion,gizli öğreti-2

25/11/2009 - INITIATION / MYSTERION /GİZLİ ÖĞRETİ - 1


Mysterion:
Genel ibadetler ile birlikte mevcud olan ve fakat
mahiyet'ten gizli olan, yalnız vâkıf olanlara özel,
ve ancak mahremler tarafından bilinmesi gerekli
olan mezheplerin bütünü.

Dinde: Mü'min'in inanması gerektiği kabul edilen
fakat aklın üstünde/aklı aşan bilgiler olduğundan
anlayamadığı, ama iman eseri olarak kabul ettiği
içedoğuş, sezgi, ilham yoluyla bilinen itikâtlardır.

Felsefede: Sembol ve şekil altında gizli olan manâ.
İnsan aklı için anlaşılmayan şey.

Yunanca "Mysterion" deyimi
: Gizli şey, başkasına
söylenmesi uygun olmayan, bir haber, ibret veren
bir olay, gizli bir sırrı ifade etmek için kullanılır.

Metapsişik Terimler Sözlüğü
Ergün ArıkdalRuh ve Madde Yayınları-1971


Etimolojik olarak MİSTER kelimesi, Grek kökenli MYEIN/

KAPAMAK fiilinden türemiştir. Mister'ler, katılan adayın
inisiye*edilmesi gerekli türden gizli kült**ler olduğu
için, dudaklar ile gözlerin "kapatılması" söz konusuydu.

Aydınlanma/İnisiyasyon/İrşad yolunda üç bilgi kanalı
ifade edilmektedir:

1.
Mathesis/Riyazet:
-Fenn ve matematik bilgileri öğrenimi.
-İhtisasî ve istatistikî bilgiler.

2.
Gnosis/yüksek akıl, olgunlaşma:
-Tefekkür ve sezgi kanalı bilgileri.
-İrfan
-Knowledge of spiritual truth:
-Spiritual seviye bilgisi,
-Hıristiyanlığın başlangıcında ruhani sırları
  ve yaradılışın sırrını bilmek noktası.

3.
Pathesis/Rabıta'nın kurulması:
-Üçüncü göz'ün açılması.
-Görme yeteneği artışı.
-Tabiî şevk ve meyil ve heves.
-Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk'a
  ve sâir mukaddesata yönelmesi.
-Kalb isteği ile gösterilen ciddi gayret.
-Tabiî şevk ve meyil ve heves.

Misterler bu üç tür bilginin hepsini birden edinmek/
üç kanal bilgi müfredatını tamamlamak sonucunda
aydınlanmayı amaçlar.

Not:
-Bu son nokta, "ferdiyet" olarak anlaşılabilir:
-Cenâb-ı Hakk'ın birliği.
-Vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden
  Allah'ın (C.C.) sıfatı.

-Ferdiyet mânası insanlara isnad edilirse:
 Sadece bir olup, benzeri dünyada bulunmayan
 kimsenin sıfatı olur. Sadece Kur'andan ders
 alarak irşadda bulunabilen büyük velilik.
 Hiçbir şahsı merci yapmadan doğrudan doğruya
 Kur'andan ders alan ve ders veren büyük zâtın
 makamıdır.
 
-Osmanlıca Lügat


İnisiyeye "mystes", inisiyeyi Misterlere takdim edene,

"mystagogos/önderlik eden" denirdi.

Myster/Mister/Master; bu sistemde ÖĞRETİCİ ve de
UYGULATICI ÖĞRETMEN olarak bilinir.

Bu kültlerin liderleri arasında, "hierophantes/hierofant/

kutsal konuların açıklayıcısı" ile, "dadouchos/meş'ale
tutucusu" gibi rütbeler yer alıyordu.

Bir Mister topluluğunun uygulamaları, hep birlikte yenen
yemekler, hep birlikte yapılan danslar ve kendine özgü
törenlerden oluşurdu. Aynı yemeği yiyen ve içkiyi içen,
aynı danslara katılan, aynı gösterilere tanık olan kişiler,
artık aynı bünyenin üyeleri haline gelirlerdi.

Mister inançları, Greko-Romen dünyasında resmi halk
dinlerinin sağlayamadığı, dinî deneyimleri edinmenin
bir yolunu insanlara sunan gizli kültlerdi. Bu kültlerin
kökeni, dünyanın çoğu yerinde ilkel halklar tarafından
uygulanan kabile törenlerine kadar gider.

İlkel topluluklarda, bir klanın/komünün/kavmin ya da
köyün tüm üyeleri inisiye olurken, Grek aleminde ise
inisiyasyon, bir kişisel seçim konusu olup çıkmıştı.

Mister dinleri, İS.1 ile İS. 3. yy. arasında en şatafatlı
dönemlerine ulaşmışlardır. O günlerde insan, bu tür
birçok dinden istediğini seçiyordu.

-Mystery Religious
  Richard Cavendish
-PSİ-Macropedia
-Kişisel ilâveler

*
İNİSİYASYON/İRŞAD:
-Doğru yolu göstermek.
-Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle
 gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek.
-Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam
 ettirmek.
-Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak.
-Veli bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile
 olması.

Istılah/Terim olarak İnisiyasyon:
-Hak ve hakikatı arayan kimselere bir mürşid-i ekmelin
 Kur'ânî ve İslâmî eserleriyle veya sözüyle Sırat-ı Müstakim  
 olan İslâmiyet yolunu tanıtması ve tarif etmesi.
-İmanı kuvvetlendiren ve inkişaf ettiren tahkikî ve yakînî  
 delillerle hak ve hakikatı talim ve tedris etmesi.

**
KÜLT/CULTE:
-Din, mezhep, tarikat/inanç/tapınma/tutku/heves
-Yerel özellikler taşıyan dinî törenler
-Belli bir dönemde aşırı ilgi gören film vb.
**
CULTUVATE;
-Tarlayı sürüp ekmek, yetiştirmek.
-Terbiye etmek/beslemek.
-(başka bir kimseyi) Kendine bağlamaya çalışmak.
-Kibarlık, incelik, münevverlik, irfan.



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : initiation,mysterion,misterler,gizli öğreti

24/11/2009 - ŞEYH BEDREDDİN; BATINÎLİK VE TASAVVUF - 3


Mutlak Varlık etkileyiş olarak TANRI;
etkileniş olarak KUL'dur.
Tabiat ve Tanrı arasında fark yoktur.
Varlık, birlik açısından ele alındığı zaman TANRI;
çokluk açısından ele alındığı zaman EVREN ya da
TABİAT'tır.
Mutlak Varlık, madde ve ruh biçimlerine bürünerek
ortaya çıkar; bunlar aynı gerçeğin iki yüzüdürler.

Bedreddin'in, maddeyi de ruh mertebesinde tuttuğu
görülüyor. Başka deyişle, madde ile ruhun kökünün
tek ve bir olduğunu söylüyor. Fikirleri, onun maddeci
yanı ağır basan bir heptanrıcı olduğunu gösterir.

"Varlığın bütün mertebeleri,  cisimler âleminin içinde
 ortaya çıkar; cisimler âlemi içindedir. Hatta cisimler
 âlemi bütünü ile ortadan kalksa, soyut gerçekler ile
 ruhlar âlemi de ortadan kalkar." diyor Bedreddin.

Anlaşılmakta ki, cisimlerin ve maddî gerçeğin dışında,
ötesinde ve üstünde; bağımsız ruhların ya da manevî
ve soyut varlıkların bulunduğunu kabul etmemektedir.
Bilindiği gibi, maddeci görüşün ana özelliği de budur.

Bedreddin'in ahlâk görüşü de, varlık hakkındaki  temel
görüşüne yani metafiziğine bağlıdır. İnsanı, varlıkların
en kusursuzu olarak gören filozof, en karşıt kuvvetlerin
insanda bir araya gelmiş olduğunu; en büyük ve keskin
çatışma alanının insan ruhu olduğunu ileri sürer.

Şeytan ile meleğin, kötü ile iyinin çatışması, mücadelesi,
aslında insan ruhunda/nefsinde olup bitmektedir. Gerçek
varlığa, mutlağa, hakikate ulaşmamızı sağlayan her şey
melektir/iyiliktir; yanlışa, dış görünüşe, aşağı dünyaya
bağlanmamıza yol açan her şey de şeytandır/kötülüktür.

İnsan nefsinde kötü ile iyi yönün; tutku ile vicdan sesinin
çatışmasıdır bu. Olgun, ahlâklı ve bilge insan, böylesi bir
çatışmadan zafer kazanarak çıkan insandır. Tasavvuf
ahlâkının felsefî yanı, önemi Bedreddin'de açık
olarak
görünür.


Felsefe El Kitabı
Selâhattin Hilav
1970



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : şeyh bedreddin-3,tasavvuf,batınîlik

24/11/2009 - ŞEYH BEDREDDİN; BATINÎLİK VE TASAVVUF - 2




Bedreddin, Mutlak Varlık'tan/Hakk'tan başka hiçbir
şeyin varolmadığını söylüyor. Tüm farklar, karşıtlıklar
ve çelişmeler, O'nun içinde eriyip kaybolur..

  KUR'AN
  Suretül Bekareti: 2

 "İşte sana o Kitap!
   Kuşku/şübhe/çelişme/tutarsızlık yok onda.."

"Zâlik el kitâbü lâ reybe.."

"Zâlik el Kitâb":
  Te'vil'e açık/ancak te'vil edilerek anlaşılabilir,
  akl'a hitab eden müteşabih bir mekân/imkânat
  âlemi'/Kâinat Kitabı.

  Tilavet-i Kur'ân: Kur'an-ı Kerim'i usulüne göre
                              okumak, mânâsını tefekkür etmek.

 Gerekli bir ilâve bilgi:
http://interlock.blogcu.com/bir-soru-ve-alinti-bir-cevab/3489694

"Lâ reybe..":
  Şübhe yok!
"B" üzerine yorumlar yapılamaz.
"B" ta'bir değildir/ta'birlere sığmaz/
       terimler ile ifade edilemez.

Ta'bir=Terim
Rüya yorma, Yorumlama/Yorum
Deyiş/ Anlatım/İfade/Deyim

Terim=Istılah
1. Bir bilim, sanat, meslek dalıyla veya bir konu ile
     ilgili özel ve belirli bir kavramı karşılayan kelime.
2. Geleneksel mantıkta özne veya yüklem.
3. Cebirsel bir anlatımda + veya - işaretleri arasında
     bulunan parçalardan her biri.
4. Bir denklemde = işaretinin iki yanındaki
    anlatımlardan her biri.
5. Bir kesrin pay ve paydasından her biri, had.
6. Bilim veya sanat kavramları için kullanılan
    anlamı sınırlı sözcük.
7. Bilim, teknik, sanat, spor, zanaat gibi çeşitli
    uzmanlık alanlarının kavramlarına verilen
    sınırlı ve özel anlamdaki ad.
8.
a. Kapalı ya da açık terim; tekil terim.
    Karş.ad: bireysel değişken.
b.Tekil ya da genel terim.
    Karş.ad: yüklem.
c. Geleneksel mantıkta özne ya da yüklem.
    Karş.: evrensel terim/olumsuzlamalı terim,                                
                olumsuzlamasız terim, boş terim,
                kurucu yalan terim,
                büyük terim, küçük terim, orta terim,
                terim yöneten.
    tdk. sözlük
   
"..fi hi nüden lil müttekıyn."

"..fîhi tedennü'.."
"..yakin ilm'i olanlar için mütteki.":
    yol gösterici/rehber/yönlendirici/sevk edici
    Scripture
    sibernasyon/cybernetic

                            

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ŞEYH BEDREDDİN,BATINILİK,TASAVVUF-2

23/11/2009 - ŞEYH BEDREDDİN; BATINÎLİK VE TASAVVUF - 1




Bedreddin'in, "sosyalist toplum felsefesi" ileri sürdüğü

söylenir. Önayak olduğu hareket, bu çeşitte fikirlerden
beslenmiş gibi görünmektedir. Başkaca ve genel olarak
batınîlikte ve tasavvufta, "EŞİTLİK" fikrinin, toplumun
gerçeklerine yöneltilmesi ve uygulanması konusunda 
bir eğilim, devrimci bir tutum olduğunu da söylemeliyiz.
Bununla birlikte, eski tarihçilerin Bedreddin'e atfettikleri
toplumcu düşünceler, bu güne kadar bilinen eserlerinde
görülmemektedir.

Meşhur eseri VARİDAT, "mutlak varlık ve birlik, dünya ve
ahiret, insan iradesinin hürlüğü, dünyadan eletek çekme
ve çile, cesetlerin haşri, ibadet, tasavvuf, rüya vb." gibi
konular hakkındaki konuşmalarının ve açıklamalarının bir
araya toplanmasından meydana gelmiştir.

Düşünür, eserinde, öncelikle, kutsal kitaplarda anlatılan
ve peygamberlerin söylediklerinin birer sembol olduğunu
açıklamakla işe başlıyor*. Kitaplar, halkın anlayabilmesini
sağlayabilmek için, hakikatleri semboller ve mecazlar ile
dile getirirler. Bu sembol ile mecazların, iç anlamı vardır
ve gerçek anlamı, bu iç anlamıdır. Cennet ve cehennem,
bu hayatta var olan şeylerdir. İyi ve güzel olan her şey
cennet, aşağı ve çirkin olan her şey cehennemdir.

Hakikatin bilinmesinde üç kesinlik derece/aşaması vardır.
Bedreddin'in burada, mutasavvıflar tarafından genellikle
kabul edilen dereceleri benimsediği görülüyor;
Bu üç derece: İlmelyakîn, Aynelyakîn ve Hakkelyakîn'dir.

Bir nesnenin nitelikleri hakkında duyarak bilgi edinirsek bu
İlmelyakîn'dir, yani bilme'dir.

Nesnenin niteliklerini kendimiz görürsek; bu Aynelyakîn'dir,
yani görme'dir.

O nitelikleri, kendimiz yaşayıp o nitelikleri edinir, o nitelikler
haline dönüşürsek, bu, Hakkelyakîn'dir, yani olmak'tır.

Bir insanın, Tanrı'ya yaklaşmasında şüphe duyulamaz
olan dereceler/aşamalar olarak, tasavvufun; bilme, görme
ve olma'yı genellikle kabul ettiği bilinmektedir.**

Felsefe El Kitabı
Selâhattin Hilav
1970


*
VARİDAT: 1

"Esirgeyen, yarlığayan Tanrı adıyla.

 Tanrım senden yardım dileriz. İyilikle bitir işi.

 Ahiret işlerinin, bilgisizlerin sandıkları gibi olmadığını bil.
 O işler görünmeyen/gayb ve melekût evreniyle ilgilidir.  
 Sıradan kimselerin sandıkları gibi duyu evreni/şehadet  
 âlemi ile değil.

 Peygamberlerin, özü arınmış kimselerin sözleri doğrudur.  
 yanlışlık onların söylediklerini anlamadadır.

 İyi bil, kuşkulanma, bildirilerle bize ulaşan, yazılı belgelerle  
 anlatılıp yayılan cennet, hûriler, köşkler, ağaçlar, yemişler, 
 ırmaklar, azap ve ateş, bunlara benzeyen başka varlıklar,
 sözcüklerin yüzden anlamlarıyla açıklanamaz. Onların
 daha derin anlamları vardır. Onları ancak Tanrıyla yakınlık 
 kuran, içi dışı arınmış kimseler bilirler, anlarlar.

 Tapınma/ibadet'i gerekli göstermenin amacı gönülleri
 geçici  varlıklardan sıyırıp en yüce varlığa, başlangıcı
 olmayan varlığa yöneltmektir. Geçici varlıklara bağlanan
 bir gönülle bin yıl namaz kılsan sevapla ilgi kazancın olmaz..


**
A. Gölpınarlı. s.56, Ülken.s. 191.



Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : ŞEYH BEDREDDİN,BATINÎLİK,TASAVVUF,S.HİLAV

22/11/2009 - CONFUCIUS / K'UNG-TZU / KONFÜÇYÜS


-Tzu-Chang,

"Bir insanın davranışı nasıl olmalıdır?"
  diye sordu.

-Üstad cevap verdi:

"Sözlerinde samimi ve doğru, bağlı olarak
  davranışlarında saygılı ve dikkatli ise,
  bu insanın davranışı kuzeyin ve güneyin
  vahşi kabileleri arasında bile takdir edilir.

  Eğer sözlerinde samimi ve doğru değilse,
  bağlı olarak davranışlarında da saygılı ve
  dikkatli olamayacak bu insan, komşuları
  arasında takdir edilebilir mi?

  Yayan iken önündeki iki şey'i görürse*,
  arabaya biner ve boyunduruğa bağlı olan
  şeyleri de görür ve işte o zaman bu şeyler
  O'nun kontrolu altına girer."


-Tzu-Chang, bu sözleri kemerinin üzerine yazdı.

Konfüçyüs
Konuşmalar
M.E.B.
1962


*Önündeki iki şey'i görmek;
  Önünde bir at ile bir araba gören kişi,
  üçüncü bir şey'i daha görmelidir; "bir at arabası.."



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : KONFÜÇYÜS,SÖZLER

21/11/2009 - KAMI-NO-MICHI / SHIN-TAO / ŞİNTO



Doğu dinlerinin Hammacher-Schlemmer'i:
Garip ve büyük çapta işe yaramaz mallarla, ayrıca yaşlı ve
demografik/nüfus bakımdan istenmeyen müşterilerle dolu
belki de en önemlisi, aynı caddedeki Bloomingsdale's'in
gölgesinde kalmış, yani, 6. yy.da, Kore'nin üzerinden ithal
edilmiş Çin malı Budacılık; Şintocu nüfusunun günümüzde
bu kadar fazla olmasının nedeni, kısmen sadece alışkanlık
kısmen de çoğunun aynı zamanda Budacı olmasıdır.

Antik Japonya'nın dini olan Şinto: Japonca kami-no-miçi-
daha sonra Çince karşılığı, shin-tao'dan (tanrıların yolu)
türetilmiş hali. (5.yy.da, Japonya'nın, Çin dilini alıncaya
kadar yazılı bir dili yoktu)

MÖ. 700 dolaylarında, atalara tapınma ile doğaya tapınma
biçiminin bir tür bileşiminden doğan bu dinin, Yüce Güneş
Tanrıçası'nın önderliğinde, hane koruyucusu ruhlardan ve
buyurucu ağaç, nehir, kaya ve köy tanrılarından-ki Tanrısal
Rüzgâr Kamikaze'de dahildir-tanrılaşmış imparatorlardan ,
ve pek çok çeşitli ulusal kahramanları kapsayan karmaşık
bir kami ya da tanrılar panteonu vardı.

Ahlâki veya felsefi bir sistem olmaktan çok bir dizi âdetten
ayinden ibaret olan Şintoculuk, saflığa, özellikle bedensel
temizliğe ve söz dinlerliğe çok önem verir, ölümden sonra
yaşam üzerinde durmazken, ben-merkezli düşünmeyle ve
ben-merkezli olmayan düşünme karşıtlığı üzerinde fazlaca
durur ve şu inancı canlı tutar:
Japonlar, üzerinde yaşam sürdürdükleri adaya, herkesin
anımsadığına göre ve esasen tek başlarına yerleştiklerine
göre, hepsi birbirleriyle, büyük yöneticileriyle, Yüce Güneş
Tanrıçası'nın kendisiyle akrabadırlar.

Şintoculuğun saydığımız bu son temel ilkeleri yüzündendir
ki, İkinci Dünya Savaşı süresince çok fazla sayıda Japon,
imparatorları için harakiri yapmış ve savaştan kısa bir süre
sonra, Douglas MacArtur, Şintoculuğu dinsel araç olarak
değerlendirip, kullanmayı yasaklamıştır.
             
J. Jones-W. Wilson
Fazla Kültür Göz Çıkarmaz
Boyner Yayınları


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : şintoculuk,kami-no-michi,shin-tao

20/11/2009 - İSKENDER'İN ATI / ALAIN




Küçük bir yavru ağladığı, bir türlü susmak bilmediği
zaman, dadısı çok kere bu çocuğun huyları üzerinde
ve nelerin hoşuna gidip, nelerin gitmediği hakkında
inceden inceye tahminlerde bulunur; hatta ırsiyetin
yardımına bile başvurarak: "ne olacak ki, babasının
oğlu"der; yapmakta olduğu psikolojik yorumlamalar,
huysuzluğun gerçek sebebi, kundaktaki, batan gizli
iğneyi bulup çıkarıncaya kadar da devam eder.

Boukefal adında meşhur at, henüz küçük bir çocuk
olan İskender'e (Büyük İskender) getirildiği zaman,
tehlikeli olan hayvanın üzerinde duracak tek binici
çıkmamıştı. Sıradan bir adam bu duruma bakarak:
"hayvan huysuz" deyip, öylece işin içinden çıkardı.
Ama, İskender iğneyi aradı ve çok çabuk da buldu:
Boukefal'in kendi gölgesinden çok fena korktuğuna
dikkat etmişti; bu korku gölgesini de şahlandırdığı
için, bu yüzden huzursuzluğunun sonu gelmiyordu.
İskender, Boukefal'in başını güneşe doğru çevirdi,
hep bu doğrultuya sürerek hayvanı yatıştırmayı ve
yormayı başardı.

Böylece Aristo'nun öğrencisi, biliyordu ki:

"Gerçek sebeblerini bilmedikçe, huylarımıza asla
 hükmümüz geçmez.."

Pek çok kimseler korkunun aleyhinde bulunmuşlardır,
hem de çok haklı olarak; ama korkan bir insan mantık
dinlemez; O sadece kalbinin vuruşlarıyla birlikte akan
kanının ataklarını duyumsar.

Bilgiç adam, tehlikeden korkuya giden bir muhakeme
yürütür; Hislerine tutsak bir insanın muhakemesi ise,
korkudan tehlikeye doğrudur; İkisi de mantıklı olmak
isterler ve ikisi de yanılırlar; Ama bilgiç iki kat yanılır;
Gerçek sebeblerden habersizdir ve ötekinin hatasını
anlamaz.

Korkan adam iyice farkında olduğu bu gerçek korkuyu
açıklayabilmek için tehlikeler icad eder. Hiç tehlikesiz
bile olsa, ani ve habersiz oluşan her şey onda korkuyu
uyandırır. Örneğin, yakınından gelen ve beklenmeyen
tabanca sesi, ya da hiç beklemediği birinin birdenbire
karşısına çıkıvermesi; Maraşal Massena, yarı karanlık
koridorda karşısına çıkan heykelden korkarak tabana
kuvvet kaçmıştı.

Bir insanın sabırsızlığı ve huysuzluğu bazen, uzun süre
ayakta kalmış olmasından ileri gelir; Sebebler üzerinde
muhakemeler yürütecek yerde, ona bir iskemle verin.

Talleyrand, "huylar her işin başıdır" derken tahmininden
çok daha büyük bir gerçeği ifade ediyordu. Başkalarını
rahatsız etmemek kaygısıyla iğneyi arıyor, araya araya
da buluyordu. Bugün tüm bu diplomatların kundağında
fena yerleştirilmiş birer iğneleri vardır ve Avrupa siyasi
hayatındaki ortaya çıkan güçlükler de bu yüzdendir..

Herkes şunu bilir, bir çocuk bağırdı mı başka çocuklar
bağırmaya başlar ve daha beteri, bağırmaktan bağırırlar.
Dadılar, âdetleri olan bir hareketle, çocuğu yüzükoyun
yatırır, hemen hareketler ve rejimler değiştirilir; İşte bu
hayli beceriksiz bir ikna etme sanatı..

1914'ün felâketleri bana kalırsa, yüksek mevkide bulunan
bütün insanların, şaşkınlığa kapılmalarından doğmuştur;
o yüzden korktular.

Korkudan öfkeye bir adım vardır; heyecanların arkasından 
kızgınlıklar ortaya çıkar. İnsanda rahat ve huzurun ansızın
bozulması hayra alâmet değildir; Böyle bir insan, çok kere
değişiverir ve çok değişir, birdenbire uyandırılan bir insan
gibi fazla uyanır. O kişiye hemen, huysuz demeyin, tabiatı
şöyledir böyledir demeyin; iğneyi arayın!

Alain
Mutlu Olma San'atı

konu ile ilgili:
http://interlock.blogcu.com/buyuk-cayirda/604514



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : mutlu olmak sanatı,alain,iskender'in atı

20/11/2009 - SÜLEYMAN PEYGAMBER'İN HİKÂYESİ / NİZAMÎ




1010:
Süleyman Peygamber, bir gün saltanat işlerini bitirmiş,
havalarda gezen tahtını Tanrı erenlerinden birine doğru
yöneltmişti.
Gök kubbe altında havalanan tahtı bir ova yolunu tuttu.
Çölde bir çiftçiye rastlayınca gönlünde bir nevî tazelik
duydu.
Çiftçi, kulübesinden alarak getirdiği ekinlerin bir kısmını
tarlasına saçıyor, her yana tohum atıyordu.
Ektiği tohumların her danesinden bir başak filizlenmişti.

1015:
Köylünün emeği ile yeşillenmiş tohumların manzarası,
Süleyman'a konuşma fırsatını verdi:

"Ey eşsiz ihtiyar!" dedi.
"Biraz cömert davran..
 Madem ki bu kadar ekinin var, bunları yemeye bak..
 Tuzağın yoksa boşa tane  saçma..
 Benim gibi kuşların dilinden de anlamıyorsun, bari
 bu zahmetten vazgeç..
 Elde belin yok ki ovanın toprağını kazasın, suyun
 yok ki ektiğini yeşertesin..
 Bırak şu boş savaşı!
 Biz en sulak yerlere tohumu ektiğimiz halde,
 ektiğimiz şeylerden ne biçebildik?

1020:
 Sen bu çorak çöllerden ve bu kurak topraklardan
 neler kazanabilirsin?"

İhtiyar cevap verdi:

"Sözlerimden incinme..
 Ben su ve toprağın feyzinden bir şey beklemem,
 benim kuru ile yaş ile de işim yok.
 Emek benden, yetiştirmek Allah' tandır.
 Benim suyum işte şu alnımdan çıkan ter,
 belim ile sabanım tırnaklarımın ucudur.
 Başımda memleket, saltanat kaygısı da yok.
 Ömrüm oldukça bu ekin bana bol bol yetişir.

1025:
 Bana, tek bir tanenin yedi yüz misli artacağı
 müjdesi verilmiştir.
 Tânede şeytanın ortaklığı yoktur,
 bire yedi yüz verir.
 Her şeyden önce sağlam tohum gerektir ki 
 başağın düğümü iyi çözülebilsin.."
 
Tanrı nurundan ışık alan gözler,
elbiseyi vücuda göre dikmesini bilirler.
Her eşek, İsa'nın yükünü çekemez,
her baş devlet işlerini kavrayamaz..

1030:
Bir gergedan filin boynunu koparır,
fakat karınca çekirgenin ayağından çekemez.
Deniz, içine boşanan yüzlerce ırmaktan ses çıkarmaz,
fakat ırmak bir sel suyu ile gürültü koparır.
Bu gök kubbe altında herkesin mertebesi
kendine göredir.
Devletlûlere meşakkat çekmek yaraşır.
Onlar ufak tefek ıstıraplardan şikâyet etmezler.
Her nefes, saz ahengi olmadığı gibi,
her kalb de Tanrı sırlarına gebe değildir.
Bu gerçeği tekrar etmiyeceğim,
çünkü çiğlik olur.
Zaten naz çekmek Nizamî'nin işidir..

Mahzen-i Esrar

konu ile ilgili linkler:
http://interlock.blogcu.com/mahzen-i-esrar-dan/1058149
http://interlock.blogcu.com/nizam-mahzen-i-esrar/5296266



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : nizamî,mahzen-i esrar,süleyman peygamber'in hikâyesi

19/11/2009 - SON DEVREDE İNSANLIK - 2




Bütün dünya insanlığına şamil olmak/kapsamak üzere,
insaniyetin şuur/idrak/kavrayış berraklığında yeni bir
yoğunlaşma devresi yakındır.

Bu yoğunlaşma devresi, tüm insanların inancı ile değil,
herkes için aynı derece sorunların çözümünde gerekli
düstur/genel kural olan bilgiler kanalıyla açılacaktır. Bu
bilgilerin başlıca gayesi, insanın ve maddenin gayesidir.
İnsan olarak tekâmül etmekte/olgunlaşmakta bulunan
ruhun, dünyasal koşullar içerisinde elde etmesi gerekli
seviyeler ve bunların delilleri/kanıtları vardır. Böyle bir
devre/çevrim/cycle içerisine daha kolay ve donanımlı
olarak girebilmek ve aşama kazanabilmek için hazırlıklı
bulunmak şarttır.

Hazırlık; insanın kendi nefsi/kişilik olma sanısı/illüzyonu
ile mücadele etmesi, her mücadelenin bir karşılığı olarak
ortaya çıkacak vicdan sesini, uygulamaya geçirmesidir.
Ki, bütün şümulüyle sizleri baskısı altına alacak, yeni bir
devre/cycle içerisinde gecikilmiş ve intıbak/uyumlanma 
yeteneği zayıflamış ve çürük kalınılmasın.

Görünen şudur; insanların isnad ettiği/belli bir nedene
dayanarak oluşturduğu sistemleri, prensipleri ve moral
dayanakları, onların hız alıp sıçramalarını temin edecek
kadar kuvvetli değildir. Bu bir icab/olumlamadır.Bu icab,
yeni bir realitenin teşevvüşü/karmaşıklığıdır. Doğrusu,
insanın ayakları altında bulunan zeminin sağlam olması,
her koşulda hayrına değildir. Çürük, kaygan zeminden,
daha sağlam bir zemine geçebilmek cehdini/nefse söz
geçirebilme gayretini ancak insan gösterir.

İnanç devri bitmiştir. Hiç bir şey/konu insan anlayışının/
mantalitesinin tenkidi/eleştirisinden geçmeden, maddî
manevî çıkarlarını tatmin edemeden/doyum noktasına
ulaştırılmadan kabul edilemez. Bunları da ancak, bütün
inançların zeminini ve asıl prensibini teşkil eden bilgiler
ve ruhî kanunlar sağlar.

Böylece bütün insaniyet muvacehesinde/yüzyüze gelişi
noktasında, fertlerin, behemehal/her koşulda ve daima
nefis kontrolu altında, düzgün işleyen bir vicdan kanalına
girmesi zarurîdir. Bunun tahakkuku karşısında hiç bir güç
ve kuvvet mâni teşkil edemez. Çünkü bu, hem ruhî hem
de kozmik bir revolution/yüksek değerde bir devrimdir..

Sadıklar Planı Tebliğleri



Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : son devrede insanlık,sadıklar planı,aşılması gerekli realiteler,inanç devri

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

BANA; BAZEN GÜVENEBİLİRSİNİZ!.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

İBN-İ HALDUN RUYA HAKİKATI RUH VE MADDE DÜŞLERİN HAKİKATİ-1 MUKADDİME VAHY-2 VAHY-1 RUHSAL İNSAN TÜRLERİ-3 RUHSAL İNSAN TÜRLERİ-2 RUHSAL İNSAN TÜRLERİ-1 ÖZGÜRLÜĞE DAVET BARTHOLOMEW AKAŞA RUHSAL MESAJLAR SÖZLER SAİDÎ NURSÎ EŞHAS VE YORUMLAR FÎHİ MÂ FÎH MEVLÂNA FELSEFECİ VE RECÜL

Arkadaşlarım

oglena
bence
zeyl
picassobelkiyinegelirim
beyazgelinciik
Blogcu Yardım
taurus79
MURAT TUNA
İlker Çelik
videow
sihirliyazilar
zbayir
cezaevindenmektuplar
prisonblog
Strange Pebble
drsaglik
zalim ...
laremmm
dilan er

İnterlock - Ana Sayfa

-------------------------------